Yolda1Kadin

🧳 Bir valiz, bir kadın, bir dünya! 📍Adım adım keşifteyim. ✈️ Rotalar, notlar ve bolca ilham.

  • Haziran ortasında Münih’ten sabah erken saatlerde otobüsle yola çıktım. 06:00’da Prag Otobüs Terminali’ne vardığımızda, yaz sıcağı yerini serin bir rüzgara bırakmıştı. Montumu giyerken içimde garip bir heyecan vardı. Burası, taşları ve tarih kokusuyla beni kendine çekecek bir şehirdi. 

    Terminalden çıktıktan sonra 15 dakikalık keyifli bir yürüyüşle Motel One Prague – Florentinum’a ulaştım. Merkeze yakın, modern ve rahat bir oteldi; iki gün boyunca burası benim evimdi. 

    Ulaşım: Şehir İçi Keşif İçin Rahat ve Ekonomik 

    Prag’da ulaşım oldukça kolay. Tramvaylar, metro ve otobüsler şehirde her yere hızlıca ulaşmanızı sağlıyor. İki günlük ulaşım kartı alarak sınırsız kullanmak mümkün. Ancak ben çoğu yere yürüyerek gitmeyi tercih ettim; çünkü dar sokaklar, tarihi meydanlar ve nehri yürüyerek keşfetmek şehrin ruhunu hissetmenin en güzel yolu. 

    Eski Kent Meydanı ve Astronomik Saat 

    İlk adımım Prag’ın kalbi, Eski Kent Meydanı’na oldu. Meydanı çevreleyen gotik ve barok binalar, kafeler ve renkli dükkanlar arasında yürümek tam bir zaman yolculuğuydu. Meydanın tam ortasında yer alan 15. yüzyıldan kalma Astronomik Saat (Orloj) ise bir başka büyüleyici mekan. 

    Saat, her saat başı hareketleniyor, üzerinde azizlerin geçit töreni başlıyor. Bu gösteriyi izlemek için meydan insanlarla dolup taşıyor. Orloj sadece zamanı değil, ayın evrelerini, burçları ve güneşin pozisyonunu da gösteriyor. Prag’ın bu canlı ve tarihi atmosferi insanda tarih sayfalarının arasında yürüyormuş hissi yaratıyor. 

    Týn Kilisesi: Gotik Mimari ve Gökdelenleri Aratmayan Kuleleri 

    Meydanın hemen yanında, göz kamaştırıcı iki yüksek kulesiyle Týn Kilisesi yükseliyor. Gotik mimarinin en güzel örneklerinden biri olan bu kilise, Prag siluetinin vazgeçilmez parçası. İçerisi ise görkemli vitrayları ve ihtişamlı süslemeleriyle insanı büyülüyor. Kilise, tarih boyunca Prag’ın ruhani merkezi olmuş. 

    Dar Sokaklar ve David Černý’nin Heykelleri 

    Prag’ın dar ve dolambaçlı sokaklarında yürürken, karşınıza çıkan sürprizlerden biri dünyaca ünlü çağdaş sanatçı David Černý’nin eserleri. 

    • İşeyen Adamlar Heykeli (Peeing Men): Nehir kenarında, küçük bir sokakta bulunan bu heykeller, iki adamın bronz figürleriyle üzerinde işeyen bir durumu mizahi ve politik bir eleştiriyle anlatıyor. Eser, modern Prag’ın eğlenceli ve sorgulayıcı yüzünü simgeliyor. 
    • Ters Atlı Aziz Venceslas: Wenceslas Meydanı’ndaki klasik heykelin ters çevrilmiş hali olarak dikkat çekiyor. Geleneksel simgeleri ters yüz eden bu eser, şehirde alışılmışın dışına çıkmanın ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor. 
    • Kafka’nın Dönen Kafası: Modern sanatın en çarpıcı örneklerinden biri olan bu devasa metal kafatası, ünlü yazar Franz Kafka’ya adanmış. Dönen parçalar halinde hareket eden yapı, Kafka’nın karmaşık ve çok katmanlı düşüncelerini simgeliyor. Şehirde Kafka’nın derin izlerine rastlamak mümkün. 

    Charles Köprüsü: Tarihin Üzerinde Yürümek 

    Vltava Nehri üzerinde 14. yüzyıldan kalma Charles Köprüsü, Prag’ın en etkileyici yapılarından biri. 30 barok heykel köprüyü süslüyor, her biri ayrı bir hikaye anlatıyor. Köprü boyunca yürürken, ressamların tablolarına, müzisyenlerin melodilerine, hediyelikçilerin el işlerine rastlamak mümkün. Köprünün sonunda, yukarıda yükselen kale şehre bakıyor. 

    Prag Kalesi: Tarih ve Manzaranın Buluştuğu Nokta 

    Charles Köprüsü’nün ardından yürüyerek ulaştığım Prag Kalesi, Gotik, Barok ve Rönesans mimarisinin bir arada harmanlandığı devasa bir kompleks. Kalenin en yüksek noktasından, şehir çatılarının ve Vltava Nehri’nin kıvrımlarının büyüleyici manzarasını izledim. Buradan aşağı şehir merkezine doğru taş döşeli sokaklardan yürüyerek inmek ise ayrı bir keyifti. 

    Mozart ve Don Giovanni Anısı 

    Prag, müzikle yoğrulmuş bir şehir. Mozart’ın Don Giovanni operasının prömiyerinin burada yapılması, kentin klasik müziğe verdiği önemi gösteriyor. Şehirde Mozart heykelleri ve konser salonları bulunuyor. Müziğin her köşede yaşandığı bu kentte, tarihi opera salonlarında eserlerin büyüsünü yaşamak mümkün. 

    Caz Şehri Prag 

    Prag sadece klasik müzik değil, cazla da anılan bir şehir. Nehir kıyısındaki JazzDock, modern ambiyansı ve kaliteli programlarıyla caz severlerin favorisi. Reduta Jazz Club ise 1920’lerden beri Prag cazının kalbi. Akşamları caz müziği eşliğinde yapılan yürüyüşler, kentin ruhuna farklı bir soluk katıyor. 

    Yemek ve Çek Birası: Lezzetin Şehri 

    Prag’ın mutfağı çok zengin ve keyifli. Özellikle denemeniz gerekenlerden biri, biftek tartar (Tatarský biftek). İnce ince doğranmış çiğ dana eti, yumurta sarısı, sarımsak ve baharatlarla hazırlanıyor; yanında sarımsak sürülmüş kızarmış ekmekle servis ediliyor. Yanına ise mutlaka meşhur Çek birası eklenmeli. Prag birası, yumuşak ve hafif acımsı tadıyla tüm yemeklerin yanında harika gidiyor. 

    Trdelník – Sokak Lezzeti 

    Prag’ın meşhur tatlısı Trdelník, silindirik kalıba sarılarak açık ateşte pişirilen, üzerine şeker ve ceviz serpilmiş, çıtır dış yüzeyli hamur tatlısı. Sokakta yürürken elinizde sıcak bir Trdelník tutmak, Prag deneyiminin olmazsa olmazı. 

    Savoy Restaurant ise klasik Çek mutfağını şık bir ortamda sunuyor; tarihi binası ve özenli servisiyle unutulmaz bir deneyim yaşatıyor. Nazım Hikmet’in Prag’ta sıkça uğradığı Slavia Café ise sadece bir kafe değil, edebiyat ve sanat buluşma noktası. 

    Mimari Zenginlik ve Dans Eden Ev 

    Dans Eden Ev (Dancing House), Prag’da modern mimarinin ikonik yapısı olan Dans Eden Ev, hareket halinde bir çift dans eden figürü andırıyor. Frank Gehry tarafından tasarlanan bu bina, geleneksel yapıların arasında yenilikçi ve dinamik duruşuyla dikkat çekiyor.Shape 

    Nehir Kenarı Parklar ve Etkinlikler 

    Vltava Nehri boyunca uzanan yürüyüş yolları, bisiklet parkurları ve kafelerle dolu. Letná Parkı şehir manzarası için mükemmel bir nokta. Yaz akşamları burada ve Střelecký Adası’nda açık hava konserleri ve etkinlikler düzenleniyor. Ayrıca, Kampa Adası sakinliği ve yeşilliğiyle şehirden kaçış noktası. 

    Alışveriş ve Hediyelik Eşyalar 

    Prag’dan dönerken mutlaka Bohemya kristalleri, doğal ürünler satan Manufaktura mağazalarından ve Kafka temalı hediyeliklerden almak gerek. Kafka’nın dönen kafası heykelinin çevresindeki dükkanlar, özgün tasarımlar sunuyor. 

    Yolda1Kadın’ın Yorumu: Prag’da Her Köşede Bir Hikaye 

    Prag, sadece gezilecek bir şehir değil; her adımda sizi tarih, sanat ve müzikle kucaklayan bir açık hava müzesi. Dar sokakları, canlı meydanları, eşsiz mimarisi, nehir manzaraları ve renkli kültürü ile her gezgine unutulmaz anlar vaat ediyor. Burada sadece gezmiyor, aynı zamanda yaşıyorsunuz. 

  • Yunanistan’ın başkenti Atina, üç günlük bir şehir kaçamağı için hem erişilebilir hem de doyurucu. İstanbul’dan sadece 1 saat 20 dakikalık uçuşla ulaşılıyor. Biz bu kısa yolculukta tarihiyle, limanlarıyla, yemekleriyle ve sokak müziğiyle karşılaştık. Cuma sabahı gittik, Pazartesi akşamı döndük. Kısa süreye rağmen dolu dolu bir rota oldu.

    Havalimanı Ulaşımı – Şehre Nasıl Gidilir?

    Eleftherios Venizelos Havalimanı’ndan şehir merkezine ulaşım oldukça pratik:

    • Metro (Mavi Hat – Line 3): Yaklaşık 40 dakika. Tek yön: 9€
    • Otobüs (X95): 24 saat çalışıyor. Ortalama 50–60 dakika. Ücret: 5,50€
    • Taksi: Gündüz sabit: 40€, gece tarifesiyle 55€

    Uber: Biz şehirde Uber kullandık. Yunanistan’da Uber, taksilerle entegre çalışıyor. Havalimanı–otel arası kişi başı 8–10€ gibi bir ücrete denk geldi ve oldukça rahattı.

    Nerede Kaldık? Konaklama Notları

    Biz şehir merkezine yakın, yürüyerek gezilebilecek bölgelere erişimi kolay International Atene Otel’de kaldık. Fiyat/performans dengesi oldukça yerindeydi. Tek beğenmediğimiz göçmen işlemlerinin yapıldığı karakola çok yakındı ve yer yer madde kullanan insanlara denk geldik. Bazı anlarda (sabah erken ya da gece eğlence dönüşü) kendimizi güvende hissetmedik. Daha merkezi ve güvenli bir noktada kalınması kadın ya da yalnız gezginler için daha iyi bir tercih olacaktır.

    Diğer konaklama seçenekleri:

    Bütçe Dostu (40–60€/gece):

    Pella Inn Hostel – Teras manzaralı, sırt çantalı gezginlere uygun

    Athens Studios – Ortak mutfaklı, merkezi, uygun

    Orta Seviye (80–130€/gece):

    A for Athens – Monastiraki manzaralı teras

    The Artist Athens – Modern, sade, iyi konumlu

    Üst Seviye (150€+):

    Electra Metropolis – Akropolis manzaralı çatı havuzu

    Ergon House – Gastronomi + tasarım odaklı otel

    Akropolis ve Müzesi – Yürüyerek Tarihin İçine Girmek

    Akropolis, sadece Yunanistan’ın değil Batı medeniyetinin sembolü. Tepedeki Parthenon, MÖ 5. yüzyıldan kalma. Dor düzeniyle inşa edilmiş bu yapı hâlâ ayakta.

    İki yoldan ulaşılabilir:

    1. Plaka üzerinden yürüyerek alt kapıdan çıkış. Yol taşlı ama atmosferik.
    2. Metro Line 2 ile Akropoli durağında inip üst kapıya kısa yürüyüş. Daha az eforlu.

    Giriş: 20€ / Kombine bilet: 30€ (Agora, Roma Forumu ve diğer antik alanları kapsar)
    İpucu: Sabah erken saatlerde ya da akşam üzeri gidin.

    Akropolis Müzesi, bu alanın altına kurulmuş çağdaş ve etkileyici bir müze.

    • Cam zeminli alanlardan kazı alanlarını görebiliyorsunuz.
    • Karyatidler, Parthenon frizi, antik mutfak gereçleri ve Athena figürleri dikkat çekiyor.

    Giriş: 10€
    Ziyaret süresi: 1–1.5 saat

    Plaka & Anafiotika – Atina’nın Taş Hafızası

    Plaka, Arnavut kaldırımlı sokakları, begonvilli balkonları, kahverengi panjurlu evleriyle bir “açık hava dekoru” gibi.
    Anafiotika, Kiklad mimarisi etkisinde beyaz badanalı, minyatür bir mahalle. Sessiz, sakin, Atina içinde adalı bir soluklanma alanı.

    Fotoğraf meraklıları için günün erken saatleri veya akşamüstü altın saat önerilir.

    Monastiraki Meydanı & Bit Pazarı – Şehrin Nabzı

    Monastiraki’de antik bir cami, Bizans kilisesi ve Roma kalıntıları yan yana duruyor.
    Bit Pazarı bölgesi (Flea Market), her gün açık ama pazar sabahları daha kalabalık.

    Ne alınır?

    Antika objeler, el yapımı sabunlar

    Yunan temalı magnet, poster, takı

    Zeytinyağı bazlı kozmetikler

    “Democracy is Greek” yazılı bez çantalar..

    Syntagma Meydanı ve Parlamento Önü

    Burada her saat başı geleneksel kıyafetli askerlerin nöbet değişimini izlemek mümkün. Törenli versiyonu Pazar 11:00’de.
    Hemen arkasında Ulusal Bahçe yer alıyor; gölgeli yürüyüş yolları, küçük bir hayvanat bahçesi ve gölet içeriyor.

    Lycabettus Tepesi – Şehre Yukarıdan Bakmak: Atina’nın en yüksek noktası. Gün batımında gidip şehre yukarıdan bakmak etkileyici.
    Teleferik ücreti: 10€ (gidiş–dönüş)
    Yürüyerek de çıkılabilir ama epey dik.

    Pire, Paşa Limanı ve Mikro Limano – Deniz Kıyısında Lezzet ve Manzara

    Atina merkezden yaklaşık 25-30 dakikalık bir sürüşle ulaşılan Pire, şehrin denize açılan yüzü. Biz bu bölgeyi Uber ile ulaştık . shil boyunca yürüdük ve gün batımına karşı mükellef bir ziyafet çektik. Deniz ürünleri ve akşam gün batımıyla unutulmaz bir rota.

    Pasalimani (Paşa Limanı):
    Küçük teknelerin sıralandığı, sakin ve şık bir marina bölgesi. Kıyıya paralel dizilmiş kafeler, barlar ve restoranlar var. Barbayannis Ouzeri ve Skipper’s Cafe gibi yerlerde ouzo eşliğinde kalamar ya da ahtapot söyleyip manzaranın tadını çıkarabilirsiniz.

    Mikrolimano:
    Pire’nin en estetik limanı. Lüks yatlar, denize sıfır restoranlar, akşam ışıklandırmalarıyla tablo gibi bir görüntü.

    Yemek: Özellikle “Varoulko Seaside” Michelin yıldızlı bir restoran olarak öne çıkıyor ama daha mütevazı yerlerde de aynı tazelikte deniz mahsulü bulmak mümkün.
    Ne yenir? Ahtapot ızgara, tarama (balık yumurtası ezmesi), fava, karides saganaki. Paşa Limanı’nda Lezzet Durağı: Istorikon Akti Miaouli

    Paşa Limanı’ndaki favori duraklarımızdan biri Istorikon Akti Miaouli oldu. Deniz kenarında, teknelere karşı masanızı kurduğunuzda Akdeniz ruhu tüm doğallığıyla sizi sarıyor. Menü oldukça zengin; özellikle ızgara ahtapot ve kalamar tava, tazeliği ve lezzetiyle öne çıkıyor. Fotoğraftaki ahtapot tabağını unutmak kolay değil — dışı çıtır, içi yumuşak, zeytinyağı ve kekikle tatlandırılmış.

    Servis: Hızlı ve güleryüzlü.

    Manzara: Gün batımı saatlerinde mükemmel.

    • Fiyatlar: Kalamar 15€, ahtapot 18€, salata ve uzo dahil kişi başı yaklaşık 35-40€.
    • Burası, sadece yemek için değil, uzun uzun oturmak için de ideal. Lokal halk da tercih ediyor; bu her zaman iyi bir işarettir.

    Yeme İçme – Yunan Sofrasında Neler Var?

    1. Stamatopoulos Taverna (Plaka)

    Gitmeden rezervasyon yapmak şart. Geceleri canlı müzik var. Bizim gittiğimiz akşam sahne alan müzisyenlerden biri İstanbul,Kurtuluş doğumluymuş, 10 yaşına kadar İstanbul’da yaşamış. Sohbet sırasında bunu duyduğumuzda, sahnede çaldığı Türkçe ezgilerle birlikte anılar, şehirler ve melodiler birbirine karıştı, tanıdık ezgiler masaları birleştirdi.

    Ne yenir?

    • Saganaki (kızarmış peynir)
    • Karides tava
    • Fava (bakla ezmesi)
    • Kalamar ızgara
    • Yanında uzo veya lokal beyaz şarap

    Ortalama kişi başı: 30–40€

    2. Kotili’de Yerel Bir Kaçış: Kotili Tavernası

    • Atina’nın merkezine göre daha sakin, daha içten bir atmosfer arayanlara Kotili mahallesindeki küçük tavernalar iyi bir alternatif sunuyor. Biz yerel önerilerle Kotili Tavernası’na uğradık. Dışarıdan bakıldığında oldukça sade ama içeride samimi, ev sıcaklığında bir ortam var.
    • Menüde klasik Yunan mezeleri, et ve deniz ürünleri, ev yapımı şarap ve uzo var. Özellikle fava (bakla ezmesi), domatesli keçi peyniri, ve ızgara kalamar dolması oldukça başarılıydı.
    • Rezervasyon: Gerekli
    • Fiyat: 2 kişi meze+ana yemek+şarap 35-40€ civarında.
    • Atmosfer: Yerel, sıcak ve turistsiz.
    • Kotili’de geçirilen bir akşam, Atina’nın “gündelik” yüzünü görmek isteyenler için kaçırılmaması gereken bir deneyim.

    3. Ta Karamanlidika Tou Fani

    Karaman kökenli bir aileye ait bu restaurant için rezervasyon şart, yer bulmak çok zor. Rum Ortodoksların tariflerinden esinlenmiş bir mutfak sunuyor. Pastırma, sucuk, peynir ve şarap eşleşmeleriyle öne çıkıyor.
    İçerisi, küçük kasap–şarküteri dükkanı gibi. Raflarda salamlar, peynirler, yanında sıcak sıcak gelen hellim.

    Ne yenir?

    • Pastırmalı yumurta
    • Ballı hellim
    • Şarap soslu et tabakları
    • Taze ekmek, zeytinyağlı meze

    Ortalama kişi başı: 20–25€

    4. Hızlı Atıştırmalıklar ve Tatlılar

    • Kostas Souvlaki: Ayakta, hızlı. En iyi souvlakilerden biri. 3–4€
    • Falafellas: Vejetaryenler için bol seçenekli.
    • Little Kook: Fantastik temalı bir tatlı kafesi. Görsel olarak ilginç.
    • Loukoumades: Yunan lokması. Bal ve tarçınla servis edilir. Sokak aralarında mutlaka denenmeli.

    Yolda1Kadın’ın Yorumu:

    Atina, klasik kalıpların ötesinde, yaşanabilir ve anlaşılır bir şehir. Tarih burada tozlu değil; yürüdükçe, oturdukça, duydukça kendiliğinden geliyor. Bir müzisyenin İstanbul’a dair ezgilerle taverna gecesini dönüştürmesi, ya da Anafiotika’da kireç badanalı duvara yansıyan güneş ışığı… Bu şehir fazla süslenmeye ihtiyaç duymadan etkileyici. Dört gün yetti mi? Hayır. Ama tekrar gitmek için neden yarattı mı? Kesinlikle evet.

  • Sakinlik, lezzet ve denizle geçen iki köy..Selimiye ve Datça. Yol hikâyemiz, keşiflerimiz ve önerilerimizle karşınızdayız!

    Selimiye: Minik Bir Köy, Büyük Bir Huzur

    Altınoluk’tan Selimiye’ye doğru yaklaşık 6 saatlik bir araba yolculuğuyla başladık. Virajlı yolları ve inişli çıkışlı rotası biraz yorsa da Selimiye’ye vardığınız an tüm yorgunluğunuzu unutturuyor. Köyün doğallığı, sakinliği ve sıcacık işletmeleri kısa sürede sizi içine çekiyor.

    Konaklama Önerileri
    •Mi Amor Selimiye: Merkezi konumu ve tatlı enerjisiyle huzurlu bir konaklama deneyimi sunuyor.
    •Jenny’s House: Sessiz, sakin ve huzurlu. Özellikle beach tarafında kalmak isteyenler için ideal.
    •Sup Evleri: Kahvaltı hizmeti yok ama plaja yürüme mesafesinde.
    •Hidayet’in Yeri (Deniz Yıldızı Otel): Bütçesi biraz daha geniş olanlar için konforlu ve keyifli bir alternatif.

    Selimiye’de Ne Yenir?
    •Felix Selimiye: Kokteylleri ve Felix Burger’i unutulmuyor! Akşam için harika bir atmosfer.
    •Pamukkale Wines: Şarap menüsü, taş fırın pizzaları ve şarap alışverişi için harika bir durak.
    •Selimiye Köşe: Sıcacık ev yemekleri, “anne eli değmiş” dedirtecek kadar samimi.
    •Giritimu: Bu defa gidemesek de, meyhane konseptinde sevenlerin favorisi.

    Ne Yapılır?

    •Şener Kaptan ile Tekne Turu: Tüm Selimiye boyunca en keyif aldığımız anlar bu turdaydı. Sessiz, sakin, huzurlu bir rota sunuyor.
    •Sup Beach: Sessizliği ve sadeliğiyle denize girmek için çok uygun bir plaj.

    Tavsiyemiz: Selimiye’ye yaz sezonunda gidiyorsanız yerlerinizi önceden ayırtın, çünkü köy küçük ve yer bulmak zor olabiliyor.

    Selimiye’den Datça’ya Yolculuk: Yaklaşık 2 Saat

    Selimiye sonrası rotamızı Datça’ya çevirdik. Araba ile yol yaklaşık 2 saat sürüyor. Manzaralar eşlik ediyor, yollar keyifli. Datça daha hareketli, biraz daha alternatif seçenek sunan bir nokta.

    Datça: Rüzgârın Serinliği, Tabağın Lezzeti

    Nerede Kalınır?
    •Gülhan City Otel: Merkezde, tertemiz, huzurlu bir pansiyon. Kahvaltısı da gayet yeterliydi. Uygun fiyatlı ve merkezi konaklama arayanlara birebir.

    Nerede Yenir, Ne İçilir?
    •Badem Balık: Sahibi Süreyya Şeyma bir bilgisayar mühendisiymiş ve Datça’da çoğunluğu kadın çalışanlardan oluşan bu şahane restoranı kurmuş. Favorilerimiz: kızartma hamsi, soslu karides, karidesli humus, bademli kabak ve yoğurtlu patates!

    •Roll Coffee House: Datça merkezde, minik bir teraslı mekan. Marina manzarasında 90’lar pub havası var. Farklı craft bira çeşitleriyle kesinlikle uğranmalı.

    •Niks Lounge: Akşam canlı müzik ve güzel kokteyller arıyorsanız adres burası.

    Ne Yapılır?

    •Ural Tur ile Tekne Turu: Sessiz, müziksiz bir tekne turu. Öğle yemeği (çipura ya da köfte) ile keyifli birkaç saat geçirmek mümkün.
    •Halk Plajı ya da Beach Alternatifleri: Datça’daki pek çok beach ücretli. Dilerseniz halk plajını tercih edebilir ya da direkt tekne turuyla koy koy gezebilirsiniz.
    •Badem Kurabiyesi Alışverişi: Datça Badem Kurabiyecisi’ne uğramadan dönmeyin. Lezzetli ve uzun ömürlü hediyelikler için birebir.

    Vaktimiz Yetmedi Ama:
    •Palamutbükü gibi çevre koylara uğrayamadık ama birçok gezginin favorisi olduğunu da biliyoruz.
    •Ayrıca Knidos Antik Kenti, Hayıtbükü ve Kargı Koyu da Datça çevresinde uğranabilecek yerler arasında.

     Bu Rota Kimler İçin?
    •Sessizlik, deniz ve iyi yemek arayanlar
    •Küçük yerlerde büyük tatlar peşinde olanlar
    •Arabayla Ege’yi keşfetmek isteyen çiftler veya arkadaş grupları

     Kapanış Notu

    Selimiye ve Datça, sakin ama lezzetli bir rota arayan herkes için çok özel iki durak.
    Biz bu yolculukta huzuru, kadın emeğini ve Ege’nin sade ama güçlü ruhunu hissettik.
    Yolunuz düşerse bu adresleri mutlaka kaydedin.

    Yolda1Kadın’la yeni rotalar, öneriler ve yol hikâyeleri için takipte kalın!

  • Bavyera’nın başkenti Münih, zamanı katman katman deneyimleyeceğiniz bir şehir. Gotik kulelerin gölgesinde yürürken birdenbire kendinizi Rönesans mimarisiyle kuşatılmış bir avluda, sonra da modern bir otomobil müzesinde bulabilirsiniz. Eğer bu şehre sadece bir gün ayırabiliyorsanız, iyi planlanmış bir rota ile tarihî dokuyu, yerel mutfağı, yeşil alanları ve modern yaşamı aynı çizgide yaşayabilirsiniz. İşte Münih’te bir günde görülebilecek en etkileyici duraklar.


    Marienplatz: Münih’in Kalbi ve Zamanın Tanığı

    Gezinize başlamanız gereken yer, şüphesiz Marienplatz. 1158’den bu yana kentin merkezi olan meydan, adını ortasında yükselen Mariensäule (Meryem Sütunu)’ndan alıyor. Bu barok sütun, Otuz Yıl Savaşları sonrası şehri koruduğuna inanılan Meryem Ana’ya bir şükran nişanesi olarak 1638’de dikilmiş. Tepesindeki altın yaldızlı heykel göğe yükselirken, dört köşesindeki melekler savaş, kıtlık, veba ve şeytanla mücadeleyi simgeliyor.

    Meydanın kuzeyinde yükselen Neues Rathaus (Yeni Belediye Binası), gotik cephe mimarisiyle Münih’in siluetini belirleyen yapılardan. 100 metrelik cephesi ve kuleleriyle göz dolduruyor. En çok ilgi çeken kısmı ise her gün saat 11.00 ve 12.00’de (yazın 17.00’de de) çalışan Glockenspiel. Müzikli çan gösterisinde dönen figürler, Bavyera tarihinden sahneler canlandırıyor.

    Belediye binasının içinde ise çoğu kişinin gözünden kaçan bir hazine var: Juristische Bibliothek (Hukuk Kütüphanesi). Ahşap merdivenleri, vitray pencereleri ve neogotik atmosferiyle bu kütüphane, sessizliğe saygı göstererek ücretsiz olarak gezilebiliyor. Hafta içi mesai saatlerinde açık.

    Meydanın doğusunda yer alan Altes Rathaus (Eski Belediye Binası), 15. yüzyıldan kalma bir yapı. Bugün burada Spielzeugmuseum (Oyuncak Müzesi) bulunuyor. 19. ve 20. yüzyıla ait nostaljik oyuncakların sergilendiği dört katlı bu kule, özellikle kısa ama farklı bir durak arayanlar için keyifli. Giriş ücreti yaklaşık 6 €.

    Yine meydanın hemen yakınında, Münih’in sembolü olan Frauenkirche yer alıyor. İkiz kubbeli bu devasa kırmızı tuğla kilise, dışarıdan olduğu kadar içeriden de etkileyici. Girişte sağdaki koyu taş döşemede yer alan “şeytanın ayak izi” ise Münih efsanelerinden biri: Rivayete göre şeytan, yapının penceresiz olduğunu sanıp öfkeyle yere vurmuş ama kandırıldığını anlayınca sinirle çıkıp gitmiş.

    Yürüyerek birkaç dakika uzaklıktaki St. Michael’s Church ise Rönesans dönemine ait. 16. yüzyılda Cizvitler tarafından inşa edilen bu kilise, Almanya’daki en büyük tonozlu Rönesans kiliselerinden biri. İç mekânı freskler, sunaklar ve sessizliğin hâkim olduğu atmosferiyle etkileyici.

    Son olarak, Marienplatz’ın batı çıkışında yer alan Karlstor Kapısı, Münih’i çevreleyen eski surlardan geriye kalan üç şehir kapısından biri. Gotik kemerlerden geçerken zamanda yolculuk hissi kaçınılmaz.


    Hofbräuhaus: Bavyera Kültürünün Sofradaki Hâli

    Marienplatz’tan kısa bir yürüyüşle ulaşabileceğiniz Hofbräuhaus, 1589’da Dük Wilhelm V tarafından kurulan, sadece bir bira salonu değil; Bavyera kimliğinin yaşayan belleği. İlginç olan şu ki: İkinci Dünya Savaşı sırasında şehir bombalanırken bile Hofbräuhaus kapılarını kapatmadı. Bu bina, yerel halk için hem bir buluşma noktası hem de bir dayanıklılık sembolüydü.

    İçeri girdiğinizde ahşap uzun masalar, geleneksel giysili garsonlar ve canlı müzik eşliğinde geçmişin içine adım atmış gibi oluyorsunuz. Menüdeki Schweinshaxe (domuz incik) ya da daha hafif ama yerel bir alternatif olan Käsespätzle (peynirli erişte) gibi yemekler öne çıkıyor. Yanında mutlaka geleneksel Bavyera pretzeli servis ediliyor: iri taneli tuzla kaplı, sıcak ve dışı çıtır içi yumuşak.

    Ama esas mesele bira. Bavyera’da bira, içecekten çok bir gelenek. Altı çeşit HB birası doğrudan kendi mahzenlerinden geliyor. Özellikle Helles (açık renkli lager) ve Dunkel (koyu bira) en çok tercih edilenler. Alkolsüz seçenekler ve elma suyu karışımlı alternatifler de mevcut.

    Burada bira içmek, sadece bir şeyler yudumlamak değil; tarih, müzik, sohbet ve gelenekle harmanlanan bir deneyim.


    İngiliz Bahçesi: Doğanın Kalbinde

    Yemekten sonra yürüyüş için en iyi adres Englischer Garten (İngiliz Bahçesi). Şehrin ortasında uzanan ve dünyanın en büyük şehir içi parklarından biri olan bu alan, doğayla buluşmak için ideal.

    Parkın içinde Eisbach Nehri’nde sörf yapanları izlemek, çimenlere uzanmak, gölet çevresinde yürüyüş yapmak mümkün. Çin Kulesi’nin etrafındaki biergarten yaz aylarında oldukça canlı. Yanında bir pretzel, bir kâse kartoffelsalat ve taze meyve suyuyla gün ortasında yavaşlamak gibisi yok.


    Olympiapark ve BMW Müzesi: Modern Münih

    U-Bahn ile kuzeye, U3 hattı üzerinden Olympiazentrum durağına geçerek 1972 Olimpiyatları için inşa edilen Olympiapark’a ulaşabilirsiniz. Parkın içindeki Olympiaturm (Olimpiyat Kulesi), 291 metre yüksekliğiyle şehrin en yüksek noktası. Seyir terası, döner restoranı ve Alpler’e kadar uzanan manzarasıyla etkileyici.

    Karşısındaki BMW Müzesi, sadece otomobil meraklıları için değil; mühendislik, tasarım ve moderniteye ilgi duyan herkes için bir cazibe merkezi. 20. yüzyıldan günümüze BMW’nin gelişimini interaktif bölümlerle takip edebilir, klasik ve konsept araçları yakından görebilirsiniz. Giriş ücreti 10 €, hemen yanındaki BMW Welt kısmı ise ücretsiz.


    Allianz Arena: Futbol ve Mimari Buluşması

    U6 hattıyla kuzeydoğuya, Fröttmaning durağına giderek Allianz Arena’ya ulaşabilirsiniz. Özellikle geceleri LED panellerle renk değiştiren dış cephesiyle mimari bir sanat eseri gibi. FC Bayern Münih’in mabedi olan bu stadyum, sadece maç günü değil her gün ziyaret edilebilir.

    Stadyum turları ile soyunma odası, tüneller ve tribünleri gezebilir; FC Bayern Müzesi’ni ziyaret ederek kulübün tarihini keşfedebilirsiniz. Biletler müze için 10 €, stadyum turuyla birlikte yaklaşık 19 €.


    Münih Ulaşımı: Hızlı, Temiz ve Planlı

    Münih’te şehir içi ulaşım son derece pratik. U-Bahn (metro), S-Bahn (banliyö treni), tramvay ve otobüs hatlarıyla tüm şehre dakikalar içinde ulaşmak mümkün.

    • Tageskarte (Günlük Bilet): 1 kişi için sınırsız geçiş. İç şehir (Innenraum) bölgesinde 9,30 €
    • Gruppenkarte (Grup Bileti): Aynı gün içinde 5 kişiye kadar geçerli. 18,60 € ile çok daha ekonomik
    • Biletler metro istasyonlarındaki makinelerden veya MVV uygulamasından alınabilir.

    Marienplatz’tan U3/U6 hatları çalışır. Olympiapark için U3, Allianz Arena için U6, İngiliz Bahçesi için Giselastraße durağı en uygun duraklardır.


    Münih’te Nerede Kalınır? Kadın Gezginler İçin Güvenli ve Merkezî Konaklama Önerileri

    Tarihî dokusu, büyük parkları, müzeleri ve hareketli sokaklarıyla dikkat çeken Münih, Avrupa’nın en pahalı şehirlerinden biri olmakla birlikte; doğru lokasyon seçildiğinde, özellikle tek başına ya da kadın gezginler için oldukça konforlu ve güvenli bir seyahat imkânı sunan, iyi planlanmış bir şehir olarak öne çıkıyor.

    Münih, Almanya’nın en güvenli şehirlerinden biri olsa da konaklama seçimi özellikle yalnız seyahat eden kadınlar için kritik. Tren garı çevresi (Hauptbahnhof) bazı saatlerde kalabalık ve düzensiz olabileceğinden, tercihini biraz daha sakin ama merkezî bölgelerden yana yapmak daha iyi olur.

    Eğer Marienplatz çevresi yani Altstadt bölgesi bütçe dışı kalıyorsa, özellikle Sendlinger Tor civarı, hem metro bağlantısı sayesinde tüm şehre erişimi kolaylaştıran hem de yeme içme açısından çeşitlilik sunan bir lokasyon olarak önerilebilir; burada bulunan birkaç otel, hem hijyen ve güvenlik açısından iyi puanlar alıyor hem de kadın gezginler için rahatlıkla tercih edilebilecek seçenekler sunuyor.

    1. Motel One München – Sendlinger Tor

    Şehrin tam merkezinde, metroya sıfır konumda bulunan bu otel; sessiz, sade ve modern odalarıyla tanınıyor. Marienplatz’a yürüyerek 10 dakika.
    Fiyat: Gecelik ortalama 110–130 €
    Avantaj: Sessiz sokakta, gece yürüyüşleri için güvenli bir çevre sunuyor.

    2. Hotel MIO by AMANO

    Sendlinger Straße üzerinde yer alan bu otel, alışveriş caddesi ve tarihi merkez arasında mükemmel bir konuma sahip. Odalar minimal ama konforlu.
    Fiyat: Gecelik 120–140 €
    Avantaj: Gündüz canlı, gece sakin bir bölgede; tek başına seyahat eden kadın gezginler için ideal.

    3. Wombat’s City Hostel – Hauptbahnhof

    Kadınlara özel yatakhaneleri ve güvenlik sistemleriyle öne çıkan bu hostel, yalnız gezginler için sosyalleşme ve bütçe dostu konaklama imkânı sunuyor.
    Fiyat: Kadın yatakhanesi gecelik 35–45 €, özel oda 85–95 €
    Avantaj: 24 saat güvenlik, kadın katı ve sosyal ortamıyla öne çıkıyor.


    Yolda1Kadın’ın Yorumu

    Münih, tüm katmanlarıyla bir şehir değil; bir zaman yolculuğu. Marienplatz’ın gotik gölgelerinde gezinirken tarih, Hofbräuhaus’ta Bavyera’nın sofrasına konuk olurken kültür, İngiliz Bahçesi’nde doğa, BMW’de modernite, Allianz Arena’da ise tutku çıkıyor karşınıza. Metro sistemi o kadar iyi planlanmış ki, bu dev şehri bir günde sindirilebilir parçalara ayırmak mümkün.
    Bavyera kültürü bu yolculuğun her durağında sizinle: bir pretzelde, bir çan sesinde ya da bir bardak dolusu geçmişte. Münih, hızlı yaşanacak ama unutulmayacak bir şehir.

  • Tiflis, Gürcistan’ın kalbi, başkenti ve en büyük şehri. Ne tam Avrupa ne tam Asya, ama ikisinden de izler taşıyor. Kura Nehri kıyısına kurulmuş bu şehir; Osmanlı, Pers, Sovyet ve Gürcü izlerini bir arada barındırıyor. Taş sokakları, freskli binaları, kaleleri, hamamları ve leziz mutfağıyla kısa kaçamaklar için birebir.

    Gürcistan, Türk vatandaşları için vizesiz ve pasaportsuz girilebilen nadir ülkelerden biri. Sadece yeni tip çipli kimlik kartınız varsa, ülkeye hiçbir ekstra belgeye gerek kalmadan giriş yapabiliyorsunuz. Pasaport taşımaya da gerek yok, gerçekten pratik.

    Ama küçük bir not düşeyim: Tiflis Havalimanı’na indiğinizde ya da kara sınır kapılarından giriş yaparken bazı sorgu soruları ile karşılaşabilirsiniz. Bu sorular özellikle son yıllarda sıklaşmış. Bana pasaportum olmasına rağmen kimlikle giriş yaparken şu tip sorular soruldu:

    • Nerede kalacaksınız?
    • Gidiş-dönüş biletiniz var mı?
    • Ne kadar para getirdiniz?
    • Ne kadar süre kalacaksınız?

    Bu sorgular biraz uzun sürebiliyor, özellikle yoğun dönemlerde. Bu yüzden konaklama rezervasyonlarınızın, dönüş biletinizin ve varsa seyahat sağlık sigortanızın çıktısını yanınızda taşımak işinizi kolaylaştırır. Kibar, sakin ve hazırlıklı olun yeter. Ben hiçbir sorun yaşamadım.

    Metro, Otobüs, Tramvay ve Taksi seçenekleri olsa da alfabenin farklılığı toplu ulaşımlarda büyük sıkıntı yaratıyor çünkü hiçbir şey anlamıyorsunuz. Taksi yerine telefonunuza BOLT Uygulamanızı indirmenizi ve ulaşım için bu uygulamayı kullanmanızı tavsiye ederim. Ben öyle yaptım ve çok ulaşım konusunda çok rahat ettim. Uygulama Türkiye’deki muadilleri gibi çalışıyor, kredi kartı entegresi yapılıyor, fiyatlar da oldukça uygun. Ama çoğu zaman yürümek en güzeli çünkü Tiflis’in ruhu sokaklarında gizli.

    Hadi birlikte gezmeye başlayalım.

    TİFLİS’TE KONAKLAMA – HANGİ BÖLGEDE NEREDE KALINIR?

    Tiflis’te konaklama seçenekleri oldukça çeşitli. Eski şehirde yer alan butik otellerden modern apart otellere, zincir otellerden genç gezginlerin tercih ettiği hostellere kadar pek çok alternatif mevcut. Seçim yaparken bölge, bütçe ve seyahat tarzı önemli kriterler oluyor.

    Hotel Best Tbilisi – Sessiz, Temiz, Merkezi Bir Durak

    Benim konakladığım yer Hotel Best Tbilisi idi. Lokasyon olarak oldukça avantajlıydı; şehir merkezine araçla ulaşım 10 dakika civarında, civarda marketler, restoranlar ve toplu taşıma bağlantıları mevcut. Otelin en beğendiğim yönü, genel sessizliği ve temizliğiydi. Gürültüden uzak, dingin bir atmosfer sunuyor. Odalar ferah, yataklar konforlu. Çalışanlar güler yüzlü ve yardımseverdi; İngilizce iletişimde zorlanmadım.

    Kahvaltı oldukça sade ama taze ve yeterliydi. Özellikle güne yoğun başlamayı planlayanlar için pratik bir başlangıç noktası olabilir. Fiyat/performans açısından oldukça dengeli bir otel. Eğer sakin, temiz, ulaşımı kolay bir konaklama arıyorsanız gönül rahatlığıyla öneririm.

    Old Tbilisi – Tarihi Dokusuyla Öne Çıkan Butik Oteller

    Şehrin en çok tercih edilen bölgelerinden biri olan Old Tbilisi (Eski Tiflis), dar sokakları, tarihi evleri ve yürüyerek ulaşılabilen gezilecek yerleriyle öne çıkıyor. Burada yer alan butik oteller, Gürcü mimarisine uygun şekilde restore edilmiş yapılar içerisinde hizmet veriyor. Çoğu otelde balkonlu odalar ve teraslar bulunuyor; sabah kahvenizi şehir manzarası eşliğinde içmek mümkün.

    Bu bölge, özellikle yürüyerek gezmeyi sevenler için ideal. Ancak akşam saatlerinde kalabalık olabileceğini ve bazı sokakların eğimli olduğunu belirtmekte fayda var.

    Vake Bölgesi – Daha Sessiz, Daha Modern

    Tiflis’in biraz daha modern, yeşil ve düzenli bölgelerinden biri olan Vake, konaklamada sakinliği ve konforu tercih edenlerin gözdesi. Lüks oteller, apart daireler ve Airbnb’lerin yoğun olduğu bu bölgede restoranlar, parklar ve alışveriş merkezleri de yakın mesafede. Ailece seyahat edenler ya da şehir merkezinin biraz dışında ama kaliteli bir bölgede kalmak isteyenler için tercih edilebilir.

    Stamba Hotel – Tiflis’in En Karakterli Konaklama Deneyimi

    Tiflis’in Vera Mahallesi’ndeki Stamba Hotel, klasik bir otelden çok daha fazlası. Eski bir Sovyet matbaasından dönüştürülmüş bu yapı, hem mimarisi hem atmosferiyle başlı başına bir deneyim. Rustaveli Caddesi’ne yürüme mesafesinde, merkezi ama kalabalıktan uzak.

    İçeri adım atar atmaz ilk fark ettiğiniz şey hacim oluyor. Tavana kadar yükselen kitap rafları, ortadaki ağaçlar, endüstriyel tavan yapısı… Eski matbaa izlerini hâlâ taşıyor ama her detay tasarlanmış. Lobi kısmında çalışmak, yazmak ya da sadece sessizce oturmak için ayrılmış köşeler var. Sessizlik seviyorsanız burada zaman geçirmek huzur verici.

    Zemin katta otelin kendi çikolata ve kahve atölyesi yer alıyor. Taze kavrulmuş kahve çekirdekleri eşliğinde Venezuela, Madagaskar ya da Kolombiya kakaosuyla yapılmış el yapımı çikolatalar sunuluyor. Özellikle sabah saatlerinde çikolataya karışan kahve kokusu otelin içine yayılıyor.

    Odalar oldukça geniş. Serbest duran küvet, pirinç detaylı lambalar, kadife koltuklar ve yüksek tavanlı camlı bölmelerle hem retro hem çağdaş bir atmosfer yakalanmış.

    Hostel & Genç Gezgin Konseptleri

    Daha ekonomik ve sosyal bir konaklama arıyorsanız Fabrika Hostel kesinlikle önerilir. Hem bir hostel hem de yaratıcı bir sosyal alan olan Fabrika, genç gezginlerin buluşma noktası. Ortak kullanım alanları, geniş avlusu ve renkli atmosferiyle yalnız seyahat edenlerin tercih edebileceği, dinamik bir durak.

    Yolda1Kadın’ın Yorumu:
    Hotel Best Tbilisi benim için idealdi: temiz, sessiz ve ulaşımı kolay. Ama şehirde seçenek çok. Eğer şehri yürüyerek keşfetmek istiyorsanız Eski Tiflis’te, biraz daha rafine ve sakin bir deneyim isterseniz Vake’de konaklamayı düşünebilirsiniz. Ekonomik ve sosyal bir tatil arıyorsanız da Fabrika gibi yaratıcı hostelleri mutlaka değerlendirin.

    GÖRÜLECEK YERLER

    RUSTAVELİ CADDESİ – Tiflis’in Nabzı Burada Atar

    Şehrin ana arteri, can damarı olan ve adını Gürcü şair Şota Rustaveli’den alan bu geniş bulvar, tarihi binaların, kültür merkezlerinin, kafelerin, anıtların, kalabalığın ve dinginliğin kol kola yürüdüğü bir hat gibi.

    Burada yürümeye başladığınızda şehir yavaşça kendini açmaya başlıyor. Kaldırım taşları, ağaçların gölgesi, eski Sovyet döneminden kalma cepheler, yanında yenilenmiş camlı binalar… Her detay “burası sadece geçmiş değil, bugün de yaşıyor” dedirtiyor.

    Yol boyunca karşınıza çıkacak bazı yapılar:

    • Gürcistan Ulusal Müzesi – kısa ama öz bir tarih turu için güzel bir başlangıç.
    • Opera ve Bale Tiyatrosu – sarı-beyaz cephesiyle dikkat çeker, akşamları ışık altında daha da etkileyici.
    • Parlamento binası – modern Gürcistan’ın siyasi kalbi burada atıyor.

    Kafeler, zincir kahveciler, kitapçılar, çiçekçiler, banka şubeleri, döviz büroları… Turistseniz, burası hem konforlu hem tanıdık gelir. Ama en güzel kısmı: Gürcü gençlerinin gündelik yaşamına şahitlik edebilmek. Okula, işe, tiyatroya giden insanlar… Ellerinde kahveler, sırt çantaları, yürürken müzik dinleyen yüzler.

    Sosyal medya tüyosu: Opera binasının önündeki heykelli alan ve geniş merdivenler, özellikle gün batımında güzel kareler verir. Ayrıca cadde boyunca ara sokaklara girip çıkmak, mimari olarak çok farklı yüzleri keşfetmenizi sağlar.

    Yolda1Kadın’ın yorumu: Ben Rustaveli boyunca sabah yürüyüşü yapmayı çok sevdim. Her seferinde farklı bir detay gözüme çarptı. Bir seferinde öğrenci gösterisi öncesi polis barikatları vardı ama herhangi bir sorun yaşamadım. Başka bir gün yerel bir çiçekçiden güzel bir buket çiçek alarak kendimi şımarttım. Durağan değil, yaşayan bir cadde burası.

    ÖZGÜRLÜK MEYDANI – Gürcü Kimliğinin Simge Noktası

    Rustaveli Caddesi boyunca yürüdünüz, bir virajı döndünüz ve karşınıza devasa bir alan çıktıysa bilin ki artık Özgürlük Meydanı’ndasınız. Gürcü tarihinde hem Sovyet karşıtı protestolara, hem Avrupa Birliği yanlısı mitinglere sahne olmuş bu meydan, adeta halkın hafızasında bir çentik gibi.

    Ortadaki devasa dikilitaşın tepesinde altın renkli Aziz Georgi heykeli var. Elinde mızrakla bir ejderhayı alt ederken betimlenmiş. Gürcü ulusunun hem bağımsızlık hem de inanç simgelerinden biri. Üstelik gece ışıklandırmasıyla çok etkileyici görünüyor.

    Meydanı çevreleyen binaların çoğu ticari ama tarihi. Alışverişe meraklıysanız şehrin önemli AVM lerinden biri olan Galleria’ da bu meydanda bulunuyor. Meydanda göze çarpan detaylardan birisi de köşe başındaki büyük camlı bina ile klasik dönem mimarisine sahip eski hükümet yapısı arasındaki kontrastın dikkat çekiciliği. Bu meydan aynı zamanda çok pratik bir buluşma noktası çünkü şehrin birçok ana yolu buraya açılıyor.

    Yakın çevrede ne var?

    • Barış Köprüsü’ne yürüyerek 5 dakika
    • Rustaveli’ye geri dönmek istersen 3 dakika
    • Yerel mağazalar, döviz büroları, hediyelik eşya dükkânları
    • Hemen karşısında taksi ve Bolt bulmak çok kolay

    Yolda1Kadın’ın yorumu: Benim orada bulunduğum dönemde meydanda AB yanlısı gösteriler vardı. Oldukça kalabalıktı ama hiçbir güvenlik problemi yaşamadım. Gürcüler sessiz ama dirençli bir toplum. Akşam saatlerinde özellikle gençler burada toplanıyor. Hafif serinlikte meydanda oturup çevreyi izlemek bile bir ritüel.

    Sosyal medya tüyosu: Aziz Georgi heykelini gün batımında veya sabah ışığında çekmek istiyorsanız, en iyi açı Radisson Blu binasının karşısındaki köşeden yakalanıyor.

    BARIŞ KÖPRÜSÜ – Modern Tiflis’in Nehir Üzerindeki İmzası

    Barış Köprüsü, Tiflis’in eski ile yeniyi buluşturma çabasının belki de en çarpıcı sembollerinden biri. 2010 yılında tamamlanan bu etkileyici yapı, İtalyan mimar Michele De Lucchi tarafından tasarlanmış.

    Köprü, şehir merkezini Mtkvari (ya da Kura) Nehri’nin karşı kıyısına bağlar. Toplam uzunluğu yaklaşık 150 metre. Yalnızca yayalara açık. Yapı cam, çelik ve betonun şeffaf bir birlikteliğiyle inşa edilmiş. Gündüz saatlerinde köprünün kıvrımlı yapısı nehrin ışığını yansıtırken, geceleyin üzerindeki binlerce LED ışıkla Tiflis’in siluetine neredeyse uzay çağına ait bir dokunuş katıyor. Bu LED sistemi Gürcü alfabesiyle kodlanmış mesajlar gösterecek şekilde programlanmış. Mimarinin dili burada neredeyse görsel bir manifestoya dönüşüyor.

    Manzara açısından köprü eşsiz bir noktada. Bir yanda Old Tbilisi’nin taş evleri, öte yanda camdan kuleler ve çağdaş yapılar… Nehrin yüzeyinden bakıldığında bu zıtlık çok daha çarpıcı hale geliyor. Eski ile yeniyi bağlayan bir köprü. Özellikle gün batımında köprü üzerinde durup hem Kartlis Deda heykelini, hem de Narikala Kalesi’ni görmek mümkün. Köprünün Old Tbilisi tarafında klasik mimari hakimken, Rike Parkı tarafında açık yeşil alanlar, müzik pavyonları ve teleferik istasyonu bulunuyor.

    Yolda1Kadın’ın yorumu: Tiflis’in simgeleri arasında bu kadar kısa sürede bu kadar öne çıkan başka bir yapı hatırlamıyorum. Günün her saati başka bir estetik taşıyor. Ben gece geç saatlerde de buradan yürüdüm, hatta kimselerin olmadığı Rike Parktan geçerek kaldığım otele yürüyerek gittim ve hiç tedirginlik hissetmedim. Rüzgar biraz sert olabilir ama rüzgarla kıpırdayan nehir yansıması, ışıklar ve şehir sesi birleşince ortaya çok sinematik bir atmosfer çıkıyor. Fotoğraf ve sosyal medya paylaşımlarınız için mutlaka uğramanız gereken bir durak.

    NARIKALA KALESİ VE KARTLİS DEDA – Tiflis’e Yukarıdan Bakmak

    Tiflis’e gelen her gezginin bir anlığına durup şehre yukarıdan baktığı bir yer vardır; işte orası Narikala Kalesi’dir. Şehrin eski kesimi olan Old Tbilisi’nin arkasında, Mtkvari Nehri’ne hâkim konumuyla bu Orta Çağ yapısı hem tarihî bir anıt hem de göz kamaştırıcı bir manzara noktasıdır. Kelime anlamı olarak “küçük kale” anlamına gelen Narikala’nın ilk temelleri MS 4. yüzyıla dayanıyor. Sonraki dönemlerde Araplar, Persler ve Gürcüler tarafından genişletilmiş. Bugün görülen surlar ise genellikle 17. yüzyıldan kalma.

    Narikala’ya çıkmanın iki yolu var: İlki Rike Parkı’ndan teleferikle; cam kabinlerle birkaç dakikalık bir yolculukla doğrudan kalenin tepesine ulaşıyorsunuz. Yol boyunca Mtkvari Nehri’nin kıvrımlarını, Eski Tiflis’in kırmızı çatılı evlerini ve Barış Köprüsü’nü kuşbakışı izliyorsunuz. Teleferik biniş ücreti yaklaşık 5 GEL ve şehir kartıyla kullanılabiliyor. İkinci yol ise yürümek: bol yokuşlu ama oldukça keyifli sokaklar içinden geçerek yukarıya çıkmak. Yol boyunca eski taş evler, duvar yazıları, dar geçitler size eşlik ediyor.

    Kale çevresinde restorasyonlar yapılmış olsa da, burada esas olan manzara. Şehri doğudan batıya, kuzeyden güneye bütünüyle görebildiğiniz bu noktada durup kısa bir soluk almak, Tiflis’i içinize çekmenin en güzel yollarından biri.

    Kalenin hemen yanında yer alan devasa kadın heykeli ise Gürcü halkının simgelerinden biri: Kartlis Deda, yani Gürcü Anası. 1958’de Tiflis’in 1500. yılı anısına dikilen bu 20 metrelik alüminyum heykel, bir elinde kılıç bir elinde şarap kadehi tutar. Anlamı açık: düşmana karşı sert, misafire karşı cömert. Tiflis’in her yerinden görülebilen bu heykel aynı zamanda şehrin güçlü kadın figürlerine verdiği önemin de bir göstergesi.

    Manzaranın yanı sıra burada bolca fotoğraf çekme fırsatı bulacaksınız. Özellikle sabah erken saatlerde ya da akşamüstü altın saatler, hem şehir silueti hem de heykelin çevresi harika pozlar verir.

    Yolda1Kadın’ın yorumu: Teleferikle çıkıp yürüyerek inmek benim için ideal rotaydı. Sokak aralarında kaybolarak, eski duvar resimlerini, pastel renkli balkonları izleyerek yürümek çok keyifliydi. Kartlis Deda’nın hemen altındaki merdivenler, gün batımı için en sessiz ve en etkileyici yerlerden biri. Sessizlikten kastım fiziksel değil; çünkü etrafta mutlaka biri müzik çalıyor olur, ama manzara karşısında içiniz sessizleşiyor.

    TİFLİS BOTANİK BAHÇESİ – Gürcü Doğasını Şehirde Solumak

    Narikala Kalesi’nden yürümeye devam ettiğinizde, kalabalık ve taş yollardan birdenbire yeşilliklerin içine geçersiniz. O noktada artık Botanik Bahçe’ye girmişsinizdir. Tiflis Botanik Bahçesi, şehir merkezinin kalbinde olmasına rağmen bir orman sessizliği sunar. Gürcistan’ın zengin bitki örtüsünü sergileyen bu bahçe, 161 hektarlık bir alana yayılmış. İlk olarak 17. yüzyılda kurulan alan, zamanla bilimsel bir botanik bahçeye dönüşmüş.

    Giriş kapısı kale tarafındaki patikadan yürüyerek ulaşılabilecek mesafededir. Giriş ücreti yaklaşık 4 GEL. Bahçeye sabah saatlerinde gitmek en iyisi, çünkü öğleden sonra özellikle yaz aylarında sıcak ve kalabalık olabiliyor.

    Bahçenin içinde yüzlerce farklı bitki türü, şelaleler, küçük köprüler, Japon bahçesi bölümü ve açık piknik alanları bulunuyor. Doğayı sevenler, şehirden kısa süreliğine uzaklaşmak isteyenler için birebir. Ayrıca yürüyüş yapmaya uygun taş yolları sayesinde rahatça dolaşabiliyorsunuz.

    Şelale bölgesi en çok ilgi gören alanlardan biri. Yüksekten dökülen suyun sesiyle dinlenirken, çevresindeki banklarda oturup kitap okuyanları, meditasyon yapanları görmek mümkün. Yüksek sezonda burada küçük konser ve doğa etkinlikleri de düzenleniyor.

    Özellikle Tiflis’e bahar ya da yaz aylarında gittiyseniz mutlaka uğramanız gereken bir yer Botonik Bahçesi. Özellikle Fotoğraf açısından çok zengin bir alan. Taş kemerli köprüler ve şelale fonu, hem doğallık hem de estetik arayanlar için ideal.

    GABRIADZE SAAT KULESİ VE KUKLA TİYATROSU – Tiflis’in Masalsı Durağı

    Tiflis sokaklarında yürürken bir anda gözünüze eğri büğrü, taşlardan örülmüş ve sanki yıkılacakmış gibi duran bir kule çarparsa bilin ki Gabriadze Saat Kulesi’ne geldiniz. Burası sadece bir saat kulesi değil; aynı zamanda şehrin ruhunu, hayal gücünü ve sanata olan tutkusunu yansıtan özel bir nokta.

    Bu sıra dışı kule 2010’lu yıllarda ünlü Gürcü tiyatro yazarı, yönetmeni ve kukla ustası Rezo Gabriadze tarafından tasarlanmış. Taş, tuğla, eski seramik parçaları ve dekoratif minyatürlerle inşa edilen kule, bilinçli olarak “düzgün” yapılmamış; sanki bir çocuğun elinden çıkmış gibi, eğri duvarlar ve yamuk çatılarıyla tam anlamıyla bir hayal ürünü.

    Saat başlarında küçük bir balkon açılıyor ve içinde minyatür kuklaların oynadığı kısa bir sahne başlıyor. Melek figürü çanı çalıyor, ardından küçük bir hayat döngüsü gösterisi sergileniyor: doğum, evlilik, ölüm ve yeniden yaşam. Gösteri yaklaşık 2–3 dakika sürüyor ve tamamen ücretsiz. Ancak saat başında önünde ciddi bir kalabalık oluştuğunu hatırlatmakta fayda var; erken gitmek gerekiyor.

    Kule, Old Tbilisi’nin girişinde, Barış Köprüsü’nden yürüyerek 3–4 dakikalık mesafede yer alıyor. Bu açıdan da şehirdeki birçok rota için başlangıç noktası sayılabilir. Etrafındaki taş kaldırımlı sokaklar ve yan yana sıralanmış taş evlerle, kentin tarihi dokusuna girişin habercisi gibi.

    Kulenin hemen altındaki kafe ise göz ardı edilmemesi gereken bir mola noktası. Adeta kulenin bir uzantısı gibi, atmosferiyle tamamlayıcı nitelikte. Dışarıda minik masa ve sandalyeler, renkli çiçeklerle çevrilmiş bir avlu; içeride ise taş duvarların arasında raflara dizilmiş kitaplar, minyatür kuklalar ve nostaljik detaylar sizi karşılıyor. Özellikle yaz aylarında gölgede oturup vişneli tart ya da elmalı kek eşliğinde bir şeyler içmek için çok keyifli bir yer. Fiyatlar da oldukça makul.

    Gabriadze Tiyatrosu ise kulenin hemen yanında yer alıyor. İçeride kukla gösterileri düzenleniyor. Sezonda genelde haftada birkaç kez performans oluyor. Bilet fiyatları ortalama 30–40 GEL aralığında. Gösteriler Gürcüce ama görsel dünya o kadar zengin ki, dili anlamadan da izlenebiliyor.

    Yolda1Kadın’ın yorumu: Bu kuleyi ilk gördüğümde durup uzun süre bakakaldım. Sanki biri Alice Harikalar Diyarına ait bir yapıyı alıp Tiflis’in ortasına dikmiş gibiydi. Saat başı gösterisini yakalamak için sabah erken saatte gittim, iyi ki de öyle yapmışım. Altındaki kafe, gün içinde soluklanmak için sessiz ve huzurlu bir vaha gibi. Kahve, kitap ve taş duvarlar eşliğinde geçen yarım saat, tüm günü daha özel kıldı. Bu noktayı es geçmeyin; Tiflis’in ruhuna dair en özel izlerden biri burada saklı.

    TİFLİS KATEDRALİ (SAMEBA) – Gürcü İnancının Taşlara Yansıyan Hâli

    Tiflis’in neresinden bakarsanız bakın göreceğiniz bir yapı varsa, o da şehrin en yüksek noktasına kurulmuş olan Sameba, yani Tiflis Katedrali’dir. Gürcü Ortodoks Kilisesi’nin başkatedrali olan bu yapı, sadece dini bir ibadet mekânı değil, aynı zamanda Gürcistan’ın Sovyet sonrası kimliğini yeniden inşa ettiği dönemin en simgesel anıtlarından biri olarak öne çıkar.

    2004 yılında tamamlanan katedral, modern dönemde inşa edilmiş olsa da mimari dili tamamen klasik Ortodoks tarzını taşıyor. Dış cephede açık sarı kesme taş kullanılmış; iç mekânda ise kubbeleri, mermer sütunları ve geniş hacmiyle son derece etkileyici bir atmosfer sunuyor. Boyutları açısından bölgedeki en büyük dini yapılardan biri. Toplam yüksekliği yaklaşık 84 metre.

    Katedral, Elia Tepesi üzerinde yer alıyor. Bu konum onu hem şehir siluetine hâkim kılıyor hem de fiziksel olarak diğer yapılardan ayırıyor. Kilisenin avlusuna çıkan geniş merdivenler ve taş yol, özellikle gün batımı saatlerinde çok etkileyici bir görsel sunuyor.

    İçeride kadınlar başlarını örtmek zorunda değil ancak saygı gereği omuzları kapalı giysiler tercih edilmeli. Sessizlik hâkim. Işık genellikle loş ama camlardaki vitraylardan süzülen gün ışığı içeriye çok mistik bir hava katıyor. Çoğu zaman içeride ibadet eden insanlar, mum yakan yaşlı kadınlar, oturup dua eden gençlerle karşılaşabilirsiniz. Bu anlamda yaşayan bir mabet.

    Yapının mimarisi dikkatli bir gözle bakıldığında Anadolu’daki bazı eski Ermeni ve Gürcü kiliselerine, hatta Kars’taki Ani Harabeleri’ndeki yapılarla belirli oranda benzerlik taşır. Konik kubbe, taş süslemeler ve merkezi planlama bu benzerliği ortaya koyar. Fakat Sameba, tüm bu geçmişten beslenen ama Gürcistan’ın yeni dönem ruhunu taşıyan bir yapıdır.

    Ulaşım: Bolt veya taksiyle merkeze 5–10 dakika uzaklıkta. Yürümek mümkün ama yokuşlu yollar nedeniyle efor gerektirir. Özellikle sabah saatleri ya da gün batımı tercih edilirse kalabalık daha az olur. Ben otelime yürüyerek 10 dakikalık mesafede olduğu için yürüyerek, çevreyi inceleyerek gitmeyi tercih ettim.

    Yolda1Kadın’ın yorumu: Tiflis Katedrali’ne çıktığım sabah sessiz, gri bir havaydı ama katedralin taş duvarlarına vuran hafif sis, manzaraya mistik bir görünüm katmıştı. Sessizce içeri girip bir süre oturdum. Gürcistan’ın inancını, tarihini ve taşın içindeki sabrı hissetmek isteyen herkes için burası bir durak değil, bir deneyim olmalı.

    GÜRCİSTAN TARİHİ ANITI VE TİFLİS DENİZİ – Gidemedim Ama Sizin Listenizde Olsun

    Georgia Tarihi Anıtı ya da Chronicle of Georgia adı altında biliniyor. Gürcü heykeltıraş Zurab Tsereteli tarafından 1985 yılında inşaatı başlatıldı. Basamaklı tepe üzerindeki kolonlar hâlâ tamamlanmamış olsa da yapılmış olanlar 30–35 metre yüksekliğindeşehre hâkim bir tepede yer alıyor ve modern Gürcistan’ın bağımsızlık ruhunu simgeliyor. Minimal ama dikkat çekici bir mimariye sahip bu anıt, aynı zamanda etkileyici bir manzara noktasında konumlanmış.

    Anıtın hemen arkasında yer alan Tiflis Denizi (Tbilisi Sea), aslında büyük bir yapay baraj gölü. 1953 yılında oluşturulmuş, yaklaşık 8.75 kilometre uzunluğunda ve 2.85 kilometre genişliğinde. Derinliği bazı bölgelerde 45 metreye ulaşıyor. Gölün çevresi açık havalarda yürüyüş yapanlar, piknik yapan aileler ve manzara izleyenlerle dolu. Özellikle gün batımında, göl yüzeyine yansıyan ışıklar ve arka plandaki şehir silueti oldukça etkileyici.

    Gidemedim çünkü vaktim kalmadı; kaldığım yere de biraz uzaktaydı. Ama zaman planlaması daha uygun olanlar için burası mutlaka görülmeli. Hem manzarasıyla hem de şehirden uzaklaşıp farklı bir perspektif kazanmak açısından değerli bir durak. Ayrıca sosyal medya içerikleri için güzel kareler yakalayabileceğiniz bir yer.

    Ulaşım: Merkezden Bolt veya taksiyle yaklaşık 15–20 dakika. Toplu taşıma ile ulaşmak mümkün ama birkaç aktarma gerekebilir. Bölgede kafe ya da market az olduğu için gitmeden önce su ve atıştırmalık almak faydalı olabilir.

    OLD TBILISI – Şehrin Hafızasında Yürümek

    Tiflis’in ruhunu tam anlamıyla hissetmek istiyorsanız, Old Tbilisi sokaklarında vakit geçirmeniz şart. Burası taş döşeli sokakları, renkli ahşap balkonları, tarihi binaları, sülfür hamamları ve her köşeden yükselen canlılıkla şehirdeki en otantik deneyimi sunan bölge.

    Eski şehir dokusunun hâlâ korunduğu bu bölgede sokaklar dar, evler genellikle iki ya da üç katlı ve çoğunun ahşap balkonları sarkıtılmış. Binaların cephelerindeki yıpranmışlık bile nostaljik bir tat veriyor. Kimi evlerin alt katı sanat galerisi ya da kafe, kimi ise hâlâ konut olarak kullanılıyor. Balkonlardan sarkan çamaşırlar, sokağın köşesinde satılan haçapuriler, duvarlardaki grafitiler… Hepsi bir bütünün parçası gibi.

    Old Tbilisi sokaklarında yürürken küçük kafe ve restoranlarla sık sık karşılaşırsınız. Bunlar genellikle yerel işletmeler. Sokak aralarında butik çiçekçiler, hediyelik eşya dükkânları ve geleneksel Gürcü ürünleri satan tezgâhlar da yer alır. Çiçekçilik kültürü bu şehirde canlı; özellikle küçük buketler ve sokak satıcılarından alınan taze demetler oldukça yaygın.

    Sosyal medya için içerik üretecek gezginler için de Old Tbilisi adeta bir açık hava stüdyosu gibi. Her köşe başka bir renk, başka bir doku sunuyor. Taş duvarların gölgesinde çekilen portreler, pastel balkonlar önünde yapılan pozlar ya da sokak müzisyenlerinin arasında yakalanan anlar şehre dair özgün kareler yakalamak isteyenler için bulunmaz fırsat.

    Yolda1Kadın’ın yorumu: Old Tbilisi, benim için “şehre temas” noktasıydı. Burada yürürken modern bir başkentte değil de geçmişle bugünün iç içe geçtiği bir masal diyarında gibiydim. Gürcistan’ın o içten, sıcak, kendiliğinden gelen enerjisi burada en çok hissediliyor.

    ABANOTUBANI (HAMAMLAR BÖLGESİ) – Tiflis’in Kaynağından Gelen Sıcaklığı

    Tiflis’in ismi, Gürcüce “sıcak” anlamına gelen “tbili” kelimesinden türetilmiş. Bu da şehrin ilk yerleşim noktalarından biri olan Abanotubani’nin önemini anlamak için yeterli aslında. Çünkü burası, Tiflis’in kurulduğu yer; kaynağını yer altından çıkan doğal sülfürlü sulardan alan hamamlar bölgesi.

    Abanotubani, Old Tbilisi’nin hemen güneyinde, Narikala Kalesi’nin eteklerinde yer alıyor. Burada yerin altına gömülü kubbeli yapılar dikkatinizi çekecektir. O kubbelerin altında hamamlar var. Her biri sıcak, buharlı, sülfürlü sularla dolu, farklı tarzda odalara sahip.

    Kimi hamamlar oldukça geleneksel; taş duvarlar, mermer zemin ve sade dekorasyonla sunuluyor. Kimisi ise daha modernize edilmiş, SPA konseptiyle hizmet veriyor. Fiyatlar genellikle özel odaya göre değişiyor: en düşük seçenekler 60–70 GEL’den başlıyor; çift kişilik odalarda ya da masaj-kese gibi ek hizmetlerde bu rakam 120–150 GEL’e kadar çıkabiliyor. Özellikle akşam saatleri yoğun oluyor, bu yüzden mümkünse önceden rezervasyon yaptırmak iyi fikir. Bazı hamamlar online rezervasyon kabul ediyor.

    İçerideki sülfür kokusu, ilk girişte belirgin şekilde hissediliyor. Kokunun kaynağı çürük yumurtaya benzeyen doğal sülfür gazı. Bazı ziyaretçileri rahatsız edebilir ama vücudu yumuşatması, cilt üzerindeki faydaları ve gevşetici etkisi nedeniyle bölgeye gelenlerin çoğu bu deneyimi kaçırmıyor. Ortalama kalış süresi 1 saat. Sonrasında yakınlardaki kafelerde oturup dinlenmek de iyi bir plan olabilir.

    Hamamların bulunduğu bölge aynı zamanda görsel açıdan da çok zengin. Kubbelerin üzerinde yürüyüş yapabilir, açıkta akan sülfür suyunun izini takip ederek küçük şelaleye kadar gidebilirsiniz. Özellikle sabah ya da gün batımı saatleri burayı fotoğraflamak için ideal.

    Yolda1Kadın’ın yorumu: Abanotubani benim için sadece bir hamam bölgesi değil, Tiflis’in sıcaklıkla özdeşleşen kalbiydi. Hamam sonrası, kubbelerin hemen arkasındaki kafelerden birine oturup çay içmek de küçük ama keyifli bir Tiflis anısına dönüştü.

    YEME İÇME MEKANLARI

    KAHVALTI – Güne Tiflis’te Başlamak

    Tiflis’te kahvaltı kültürü, Türkiye’de alıştığımız gibi zengin serpme tabaklardan oluşmasa da, şehirde güne keyifle başlayabileceğiniz şık, lezzetli ve özgün seçenekler mevcut. Özellikle şehir merkezinde, sabah saatlerinde açık olan butik fırınlar ve kafeler sabit müşterilerini çoktan edinmiş durumda. İşte benim deneyimlediğim iki mekan ve sokakta karşılaşabileceğiniz yerel pratikler:

    Entree – Fransız Dokunuşlu Tiflis Sabahları

    Tiflis’te sabah kahvaltısı için net bir öneri istiyorsanız, Entree her anlamda beklentiyi karşılayan bir yer. Fransız tarzında bir bakery ve kafe olarak kurgulanmış bu mekân, hem ürün çeşitliliği hem atmosferiyle şehirdeki sabahlarımın en güzel eşlikçisiydi.

    Şehir genelinde toplam altı şubesi var. Özellikle Rustaveli Bulvarı üzerindeki şube geniş vitrinleri, sokak manzarası ve sabah saatlerindeki kalabalığıyla günün ritmini yakalamak isteyenler için ideal. Diğer popüler şube ise Avlabari tarafında, eski şehir yürüyüşüne başlamadan hemen önce uğrayabileceğiniz bir konumda.

    Menüsü Fransız usulü tatlı ve tuzlu fırın ürünleriyle dolu. Tereyağlı kruvasan ve çikolatalı kruvasan gibi klasik seçeneklerin yanı sıra kiş çeşitleri, omletler, ev yapımı granola, çörekler ve tarçınlı rulolar da var. Ben kahvaltıya genelde klasik bir kiş ve yanında yoğurtlu granola ile başlamayı tercih ettim. Kahve menüsü de oldukça başarılı; espresso, cappuccino ve filtre kahve dışında bitki çayı gibi alternatif içecekler de sunuluyor.

    Fiyatlar 12–30 GEL aralığında değişiyor. Mekânlar temiz, servis hızlı ve personel İngilizce konuşuyor. Ayrıca vegan ya da glutensiz beslenenler için de birkaç ürün alternatifi mevcut. Genelde sabah saatlerinde yoğun oluyor ama beklemek rahatsız etmiyor çünkü ortam oldukça keyifli.

    Yolda1Kadın’ın Yorumu:
    Tiflis’te sabah kahvaltısı için başka yerler denesem de kalbim hep Entree’ye döndü. Cam kenarına oturup bir kruvasanla güne başlamak, Tiflis sokaklarını izlemek ve sonra şehrin ritmine karışmak… Basit ama unutulmaz bir sabah alışkanlığına dönüştü. Özellikle Rustaveli şubesi, kahvaltı ve kısa bir mola için mutlaka uğranmalı.

    Baba Baker – Sessiz Bir Alternatif

    Entree kadar kalabalık olmasa da Baba Baker, sade bir atmosferde nitelikli bir kahvaltı yapmak isteyenler için güzel bir durak. Özellikle kendi yaptıkları ekşi mayalı ekmekler ve fırından yeni çıkmış çörekleri dikkat çekiyor. Mekân daha küçük ve daha az turistik olduğu için yerel halkla iç içe olmak mümkün. Kahve seçenekleri sınırlı ama lezzetli; yanında da mutlaka taze kek ya da kruvasan denenmeli. Fiyatlar 10–25 GEL aralığında. Eğer sabahları daha sessiz, yavaş bir başlangıç tercih ediyorsanız burası sizin için.

    Cafe Stamba
    Kahvaltı, öğle ve akşam menüleri sade ama dengeli. Vegan ve vejetaryen seçenekleri var. İçeriğin neredeyse tamamı yerel üreticilerden temin ediliyor. Menü mevsimsel olarak değişiyor, bu yüzden tekrar gittiğinizde farklı tatlarla karşılaşmanız mümkün. Kahvaltı için kruvasan, poşe yumurta, yeşillikli bowl gibi seçenekler oldukça başarılı.

    Yerel Pratikler: Haçapurili Kahvaltı

    Tiflis sokaklarında dolaşırken sabah saatlerinde ellerinde haçapuriyle yürüyen yerel insanları görmeniz çok olası. Taze pişmiş haçapuriler, bizdeki poğaça kültürüne karşılık geliyor diyebiliriz. Genellikle sokak fırınlarından alınır, sıcak sıcak elde yenir. Tiflis halkı için hızlı ve doyurucu bir sabah alternatifi. İç dolgular peynirli, etli ya da yumurtalı olabilir. Bazı mini fırınlar sadece bu ürünü satar. Fiyatlar 4–8 GEL aralığında.

    Yolda1Kadın’ın Yorumu: Entree’de geçirdiğim sabahlar, Tiflis’in en keyifli anları arasındaydı. Kahvemi alıp cam kenarına oturmak, şehir yeni uyanırken gelen geçen insanlara bakmak… Tiflis’te sabahları ağırdan almak istiyorsanız, önce kahvaltıyı ciddiye alın. Entree’nin tereyağlı kruvasanları hâlâ aklımda.


    ÖĞLE VE AKŞAM YEMEĞİ MEKANLARI – Tiflis’in Sofrasında İki Öğünlük Bir Yolculuk

    Tiflis’te öğle ya da akşam yemeği için seçenek bol ama hem lezzet hem atmosfer arıyorsanız doğru adresleri bilmek önemli. Bu şehirde yemek sadece bir ihtiyaç değil; zaman ayırarak, sohbetle, bir yudum şarap eşliğinde yaşanan bir deneyim. İşte benim favori duraklarım:

    HB Tbilisi – Haçapuri ve Bira Eşliğinde Kalabalık Akşamlar

    HB Tbilisi, Münih merkezli Hofbräuhaus’un Tiflis’teki uzantısı. Mutlaka rezervasyon yapılmalı aksi takdirde yer bulmanız mümkün değil. İçeri girer girmez Almanya’daki bira salonlarını andıran büyük salonlar, yüksek sesli sohbetler ve kalabalık masalarla karşılaşıyorsunuz. Ancak bu mekân sadece bir “bira içilecek yer” değil; Tiflis’in en iyi haçapurilerinden bazıları burada yapılıyor.

    Akşam yemeği için tercih ettim ve oldukça doyurucu bir deneyim yaşadım. Özellikle üzerinde erimiş peynir olan ince hamurlu haçapuri muhteşemdi. Menüde hem klasik Gürcü yemekleri hem de Alman usulü sosisler ve közde et tabakları var. Domuz eti içermeyen alternatifler net olarak belirtilmiş, bu da siparişte rahatlık sağlıyor. Bira menüsü geniş; kendi üretimleri olan Alman tipi lager ve buğday biraları denenmeye değer. Fiyatlar porsiyona göre değişiyor ama genel olarak 25–50 GEL aralığında.

    Atmosfer kalabalık ama eğlenceli. Akşam saatlerinde özellikle arkadaş gruplarıyla gidilmesi keyifli.

    8000 Vintage – Şarap Tadımıyla Hafif ve Rafine Bir Öğle

    Gürcistan’ın 8000 yıllık şarap kültürünü merak ediyorsanız 8000 Vintage mutlaka deneyimlenmesi gereken bir yer. Ben öğle saatlerinde uğradım ve bu tercihimle çok memnun kaldım. Yemek eşliğinde şarap tadımı yapabileceğiniz, sakin ama rafine bir atmosfer sunuyor.

    Tiflis’te dört şubesi bulunuyor, benim tercih ettiğim Sandro Tsintsadze Caddesi’ndeki merkez şubeydi. İçeri girer girmez raflara dizili yüzlerce şarapla karşılaşıyorsunuz. Ne seçeceğinizi bilmiyorsanız sorun değil; personel İngilizce konuşuyor, güler yüzlü ve çok yardımcı. Tadım öncesi kısa yönlendirmeler yapıyorlar ve damak tadınıza uygun seçenekleri sunuyorlar.

    Ben kuru ve meyvemsi bir kırmızı şarap istediğimi söyledim, birkaç örnek tattım ve ardından hafif öğle yemeği menüsünden eşlikçi tabaklar seçtim. Peynir, zeytin, ekşi maya ekmek, birkaç sıcak atıştırmalık… Fiyatlar şişe alımlarında oldukça uygun, ayrıca hediye olarak şarap düşünenler için de tavsiye ederim. Bazı dönemlerde kampanyalar oluyor. Tadım yapmadan alışveriş yapılmıyor, bu da süreci daha bilinçli ve keyifli kılıyor.

    Yolda1Kadın’ın Yorumu:
    8000 Vintage’da geçirdiğim öğle saatleri, Tiflis gezimdeki en duru ve öğretici deneyimlerden biriydi. Gürcü şaraplarının farklı karakterlerini tanımak, her kadehte yeni bir hikâye dinlemek gibiydi. Öğle saatinde sakinliği, bilgi dolu yönlendirmeleri ve lezzetli eşlikçileriyle bu mekânı sadece akşam değil, gün ortasında da mutlaka öneriyorum.

    GÜRCÜ LEZZETLERİ – HAÇAPURİ VE KHİNKALİ TÜRLERİ

    Haçapuri – Gürcistan’ın Peynire Dair Yorumları

    Haçapuri, Gürcü mutfağının en bilinen lezzeti. Aslında “haço” peynir, “puri” ekmek demek. Yani tam anlamıyla “peynirli ekmek.” Ancak her bölgenin, her şehrin haçapuriye kendi yorumunu kattığını bilmek önemli. Sipariş verirken türünü söylemek gerekiyor çünkü malzeme ve şekil farklılaşıyor. İşte en yaygın çeşitler:

    • Adjaruli Haçapuri: En görsel ve Instagram’lık versiyon. Açık bir kayık şekli vardır, içi tuzlu Gürcü peyniriyle doludur, üzerine piştikten sonra yumurta sarısı ve bir parça tereyağı eklenir. Servisten hemen sonra karıştırılır. Genellikle bıçakla değil, kenarlarını koparıp bandırarak yenir. Oldukça doyurucudur.

    Imeruli Haçapuri: Yuvarlak ve kapalı şekilli. İçinde sadece peynir bulunur. Görünüş olarak pizzaya benzer ama hamuru daha yumuşaktır. Gürcistan genelinde en çok tüketilen türlerden biri.

    • Megruli Haçapuri: Imeruli’ye çok benzer ama bir farkla; peyniri sadece içte değil, üstte de olur. Yani daha yoğun, daha “peynirli” bir versiyon.

    Kubdari: Geleneksel haçapurilerden biraz farklı; içinde et (çoğunlukla domuz veya dana) bulunan kapalı bir börek gibi. Özellikle Svaneti bölgesine ait.

    • Penovani Haçapuri: Milföy hamuru benzeri bir hamurla yapılır, kare şeklindedir. Dışı çıtır, içi peynir dolgulu. Atıştırmalık olarak sokakta sıkça görülür.

    • Lobiani: Haçapuri değil ama benzer formda. İçinde peynir yerine fasulye püresi vardır. Özellikle soğuk havalarda tüketilir.

    Not: Haçapuri çeşitlerinde çoğunlukla kişniş kullanılmaz ama bazı fırınlarda üstüne serpilebilir. Kişnişin taze formu genetik olarak bazı insanlara sabun tadı hissettirdiği için bu konuya hassas olanlar menüde “no coriander” belirtmelidir.

    Khinkali – Gürcü Mantısı, Ama Bildiğiniz Gibi Değil

    Khinkali, mantıya benzeyen ama çok daha iri, sulu ve doyurucu bir lezzet. Gürcü mutfağının en ikonik yemeklerinden biri. Kalınca açılmış bir hamur içine bol baharatlı kıyma (ya da mantar, peynir, patates) konur, bohça gibi bükülür. Genellikle haşlanarak servis edilir.

    En yaygın çeşitleri:

    • Kalakuri (domuz + dana karışımı): Gürcistan’ın en klasik khinkali türü. Lezzetli ama domuz eti içerdiği için dikkat etmek gerekir.

    Mtiuluri (sadece dana eti): Domuz eti yemeyenler için uygun. Daha hafif baharatlıdır.

    Khinkali Qvelit: İçinde sadece peynir bulunur. Vejetaryenler için tercih edilir.

    • Mantar/Pilili: Mantar dolgulu, yine vejetaryenler için iyi bir seçenek.

    Yeme Tarzı: Khinkali özel bir teknikle yenir. Üzerine çatal bıçak kullanılmaz. Elinize alırsınız, ucunu aşağıya çevirip bir ısırık alırsınız, içindeki sıcak suyu dikkatlice içersiniz (aksi halde akar ve her yer batabilir), sonra geri kalanı yersiniz. Üzerindeki düğüm (büküm) kısmı genellikle yenmez; tabağın kenarına bırakılır.

    Yolda1Kadın’ın Yorumu:
    Benim favorim Megruli oldu. Tereyağı ve yumurtası karışınca ortaya çıkan o lezzetli kıvam… Khinkali ise ilk başta göz korkutucu gelse de tekniği kavrayınca bağımlılık yapıyor. Yalnız dikkat: sıcak suyu doğru yakalayamazsanız küçük bir felaket yaşanabilir.

    ÇAÇA – GÜRCÜSTAN’IN ÜZÜM RUHU

    Tiflis’te şarap kadar meşhur olan, ama etkisi biraz daha yüksek bir içki daha var: Çaça. Gürcistan’a özgü bu sert içki, bazen “Gürcü rakısı” ya da “üzüm votkası” olarak anılıyor ama aslında hiçbirine tam olarak benzemez.

    Çaça, şarap üretimi sırasında arta kalan üzüm posasından damıtılarak hazırlanıyor. Alkol oranı genellikle %40–60 arasında değişiyor ama ev yapımı olanlar bundan çok daha sert olabilir. Birçok Gürcü ailesi hâlâ kendi çaçasını evde yapar. Özellikle kırsal bölgelerde “baba yapımı çaça” diye sunulan şeyin alkol oranı yüzde 70’i geçebilir. Yani dikkatli içilmeli.

    Tadı sert, hafif isli ve yanık aromalar barındırır. Genelde küçük shot bardaklarında servis edilir. Gürcüler, çaçayı yemek öncesi iştah açıcı olarak ya da yemek sonrası hazmı kolaylaştırıcı olarak içer. Soğuk içilir, buz konulmaz. Yanında küçük meze tabakları veya Gürcü salamı gibi atıştırmalıklar sunulur.

    Tiflis’te bazı restoranlarda ve barlarda farklı meyvelerle aromalandırılmış çaça türlerini de bulabilirsiniz. Nane, böğürtlen, nar ya da limon gibi aromalarla zenginleştirilmiş versiyonlar daha yumuşak içimli olabilir. Ancak “gerçek çaça”yı deneyimlemek istiyorsanız sade olanı tercih etmeniz önerilir.

    Yolda1Kadın’ın Yorumu:
    İlk yudumda biraz göz yaşartıyor ama sonrası şaşırtıcı derecede alışkanlık yapıyor. Tiflis’te birkaç farklı mekânda denedim; özellikle yemek sonrası önerilen shot’lar oldukça keyifliydi. Yalnız uyarayım: hızlı içilmemeli ve mümkünse tok karna denenmeli.


    AKŞAM İÇİN MEKANLAR – KOKTEYL, ŞARAP VE SOSYAL ALANLAR

    41 Gradus – Gürcü Kokteyllerinin En Özgün Yorumu

    Adını Gürcistan’ın geleneksel içkisi olan çaçanın ortalama alkol derecesinden alan 41 Gradus, Tiflis’te kokteyl deneyimini bir üst seviyeye taşıyan özel bir mekan. Burası klasik bir bar değil; her içki kişiselleştirilmiş bir deneyim sunuyor. Menüde sabit kokteyller var ama asıl güçlü tarafı, garsonların her masaya gidip kişisel tercihleri dinleyerek özel kokteyller önermesi. Tatlı mı, turunçgil aromalı mı, baharatlı mı? Sert mi, hafif mi? Ne istediğinizi bilmiyorsanız bile bir süre sonra elinizde tam size göre bir kokteyl oluyor.

    İç mekânı loş, atmosferi şık ama kasıntı değil. Barmenler yetenekli, yaratıcı ve her biri işine tutkuyla bağlı. Fiyatlar şehir ortalamasının biraz üzerinde ama sunulan içki kalitesi, kullanılan malzeme ve sunum buna değer. 41 Gradus, bir içki barından çok, kokteyl konusunda mini bir laboratuvar gibi çalışıyor.

    Wine Factory N1 – Tiflis’in Bomonti Adası

    Tiflis’in eski şarap fabrikalarından birinin restore edilmesiyle hayat bulan Wine Factory N1, şehrin en popüler sosyal alanlarından biri haline gelmiş. Geniş avluya açılan bir kompleks; içinde şarap mahzeni, restoranlar, kokteyl barlar ve küçük sanat galerileri var. Mekânın atmosferi, İstanbul’daki Bomontiada’yı anımsatıyor: endüstriyel bir yapı, genç ve dinamik bir kitle, açık hava sosyalleşme alanları.

    Şarap mahzeni bölümü hâlâ korunuyor. Gürcü şarapları hakkında bilgi alabileceğiniz, kısa tadım seanslarına katılabileceğiniz ve yemekle eşleştirme yapabileceğiniz özel alanlar sunuluyor. Özellikle akşamüstü saatlerinde şarapla hafif bir başlangıç yapıp ardından açık avluda bir bar seçerek geceye devam etmek ideal.

    Yaz aylarında Wine Factory adeta bir açık hava festivali havasına bürünüyor. Renkli ışıklar, taş zeminli avlu, duvarlardaki eski fabrika detaylarıyla her açıdan estetik ve sosyal medya dostu. Gençlerin gözde mekânı haline gelmiş olması boşuna değil.

    Yolda1Kadın’ın Yorumu:
    41 Gradus’ta içtiğim her kokteyl, neredeyse birer parmak izi gibiydi: bana özgü, dikkatle hazırlanmış ve sürprizli. Wine Factory ise bir akşamda hem şarap hem kokteyl deneyimlemek, hem müzik hem sakinlik yaşamak isteyenler için ideal. Özellikle yaz akşamları, bu iki mekân Tiflis’te geceyi geçirmek için ilk akla gelen adresler olmalı.

    Pink Bar – Stamba’nın Gizli Mirası
    Otelin bir diğer sürprizi ise kokteyl barı: Pink Bar. İçerisi düşük tavanlı, loş, kristal avizelerle aydınlatılmış. Adını aldığı gibi her şey pembenin farklı tonlarında. Müzik sesi yüksek değil ama atmosferi yoğun. Bar menüsü özenli hazırlanmış; klasiklerin dışında yerel dokunuşlar içeren kokteyller de var. Garsonlar neyi sevdiğinizi öğrenip buna göre önerilerde bulunuyor. Kokteyl sunumları sade ama şık. Özellikle akşamüstü ya da geç saatlerde sakin bir içki eşliğinde otelin ruhuna kapılmak için ideal bir alan. Dışarıdan gelenler için de açık ama yer bulmak her zaman kolay değil. Gitmeden önce sormakta fayda var.

    FABRIKA – ESKİ BİR DİKİŞ ATÖLYESİNDEN TİFLİS’İN YARATICI MERKEZİNE

    Fabrika, Tiflis’te sadece bir hostel değil; geçmişle bugünü bir araya getiren bir sosyal yaşam merkezi. Sovyet döneminden kalma eski bir dikiş fabrikasının restore edilmesiyle hayata geçirilmiş bu kompleks, bugün sanat, gastronomi, konaklama ve sosyalleşmenin harmanlandığı bir alana dönüşmüş durumda.

    Binanın orijinal endüstriyel dokusu korunmuş; yüksek tavanlar, ham beton duvarlar, büyük pencereler ve açık avluya açılan uzun koridorlar hâlâ fabrika hissini veriyor. Ancak bu çerçevenin içine yerleştirilen tasarım mağazaları, küçük barlar, kahve dükkanları ve yaratıcı stüdyolar sayesinde burası artık Tiflis’in en yaratıcı duraklarından biri haline gelmiş.

    Gündüz saatlerinde dijital göçebeler burada laptoplarıyla çalışıyor, kahve içiyor. Akşam saatlerinde ise barlara geçiliyor, avluda müzikler çalıyor, sohbetler başlıyor. İçeride bir hostel de var; sırt çantalı gezginler dünyanın dört bir yanından gelip burada konaklıyor ve sosyalleşiyor.

    Sosyal Medya İpuçları:
    Fabrika, içerik üreticileri ve fotoğraf tutkunları için adeta açık hava stüdyosu gibi. Duvarlar grafitilerle dolu. Her biri ayrı bir sanat eseri. Özellikle avlunun tam ortasındaki sarı Sovyet minibüsü, pek çok gezginin Instagram karelerinde yer alıyor. Gece ışıklandırması da oldukça başarılı; hem doğal hem loş ama estetik bir arka plan sunuyor. Dilerseniz sabah saatlerinde daha sakin kareler yakalayabilir, akşam üzeri ise kalabalık ve atmosferik kareler çekebilirsiniz.

    Yeme içme anlamında Fabrika içindeki her bar ya da kafe ayrı bir konsept taşıyor. Kimi Gürcü birası sunuyor, kimi pizza yapıyor, kimi sadece el yapımı tatlılar üzerine odaklanıyor. Menülerin her biri bağımsız. Fiyatlar da genellikle ulaşılabilir düzeyde.

    Yolda1Kadın’ın Yorumu:
    Benim için Fabrika, Tiflis’in alternatif ruhunu en iyi yansıtan yerdi. Yalnızca bir kahve içip devam etmek için değil, saatlerce vakit geçirip farklı yüzler görmek, sohbetlere karışmak, bir şeyler izlemek ya da sadece duvarlara bakmak için bile gidilir. Şehrin klasik yüzünden uzaklaşıp genç enerjiyi hissetmek isteyen herkes için kesinlikle öneriyorum.

    TİFLİS’TE ÇİÇEK KÜLTÜRÜ – GÜNLÜK HAYATIN İÇİNDE ZARAFET

    Tiflis’te yürürken gözünüze ilk çarpan şeylerden biri, sokaklardaki çiçekçilerin canlılığı olabilir. Gürcüler için çiçek, yalnızca özel günlerde alınan bir jest değil; gündelik yaşamın bir parçası. Özellikle metro girişleri, büyük kavşaklar ve meydanlarda çiçek stantları ya da küçük dükkânlar görmek mümkün.

    Rustaveli Caddesi’nin sonundaki metro durağının hemen yakınında yer alan sokak çiçek pazarı, bu kültürün en canlı örneklerinden biri. Burada mevsime göre taze çiçek buketleri, kurutulmuş aranjmanlar, küçük saksı bitkileri bulabilirsiniz. Fiyatlar uygun, seçenekler bol.

    Gürcüler bir arkadaş buluşmasına, doğum günü yemeğine ya da aile ziyaretine ellerinde bir buketle gitmeyi severler. Hatta sabah işe giderken yoldan küçük bir demet alanlara da rastlamak mümkün. Bu zarif alışkanlık şehre hem estetik bir dokunuş katıyor hem de sosyal bağları güçlendiriyor.

    Fotoğraf tutkunları için de bu çiçekçiler ayrı bir cazibe noktası. Renklerin canlılığı, el yapımı buketlerin özgünlüğü ve çoğu zaman bir köşeye iliştirilmiş küçük tahta masa üzerindeki nostaljik tartı terazileri bile kareye değer.

    Yolda1Kadın’ın Yorumu:
    Bir sabah kahvemi aldıktan sonra yolda gördüğüm bir çiçek tezgâhında durdum, birkaç dakika boyunca sadece seyrettim. Renkler, kokular, telaşsızlık… Şehrin ritmi bir anda yavaşlıyor sanki. O yüzden çiçek almak ya da en azından bir tanesine dokunmak Tiflis’te yapılacaklar listenizde olmalı.

    TİFLİS’TE AVM DENEYİMİ – MODERN ALIŞVERİŞ ALTERNATİFİ

    Eğer klasik alışveriş yapmak, biraz vitrin gezmek ya da sinemaya gitmek istiyorsanız Tiflis’te birkaç modern alışveriş merkezi de mevcut. Şehir genelinde bu tür yapılar sayıca az ama işlevsel. İçlerinde hem yerel markalar hem de uluslararası zincirler bulunuyor.

    East Point – Şehrin En Büyük Alışveriş Merkezi

    Tiflis’in en büyük AVM’si olan East Point, şehir merkezine yaklaşık 20 dakika uzaklıkta yer alıyor. İçerisinde Zara, Bershka, Stradivarius gibi pek çok tanıdık markanın yanı sıra büyük bir elektronik mağaza, sinema salonları ve çocuk oyun alanları da mevcut. Açık alanlarla bağlantılı yapısı sayesinde yaz aylarında daha ferah bir dolaşım sağlıyor.

    Galleria Tbilisi – Şehrin Göbeğinde AVM

    Özgürlük Meydanı’nın hemen arkasında yer alan Galleria, Tiflis’in merkezindeki en modern alışveriş merkezlerinden biri. İçinde hem global markalar hem de Gürcü butiklerine rastlamak mümkün. Özellikle üst katında yer alan yeme-içme alanı ve sinema salonu ile yerli halkın da sıkça tercih ettiği bir yer. Özgürlük Meydanının manzarasıyla terasta kahve içmek büyük keyifti.

    Tbilisi Mall – Vake Tarafında Ulaşımı Kolay

    Şehir merkezine göre biraz daha uzak ama Vake tarafına yakın olan Tbilisi Mall da bir diğer alternatif. Bilindik markaların haricinde ı sıra büyük bir süpermarket de bulunuyor. Özellikle konakladığınız yer bu bölgedeyse alışveriş için pratik bir durak olabilir.

    Yolda1Kadın’ın Yorumu:
    Ben çok AVM gezmedim ama Galleria Tbilisi’ye birkaç defa uğradım. Özellikle hava çok sıcaksa ya da biraz klimalı, sakin bir mola ihtiyacınız varsa bu tarz mekanlar ilaç gibi geliyor. Ancak şunu da eklemeliyim: Tiflis’in ruhunu daha çok sokak aralarında, bağımsız mağazalarda ve tasarım dükkanlarında buluyorsunuz.

  • Yalnız gezginler için Porto’da bir gün: Renkli sokaklardan şarap mahzenlerine, az bilinen rotalardan lezzet duraklarına gerçek bir deneyim rehberi.

    Portekiz’in kuzeyindeki bu büyülü şehir, bir günde keşfedilecek kadar küçük ama bir ömre yetecek kadar derin. Eğer vaktin kısıtlıysa ama dolu dolu bir deneyim yaşamak istiyorsan, bu rehber tam sana göre. Yalnız bir kadın gezgin olarak Porto’da geçirdiğim 24 saatte gördüğüm, tattığım ve kaybolmayı seçtiğim tüm noktaları seninle paylaşıyorum. Rabelo teknelerinden serin Douro Nehri’ne, pastel renkli evlerden gizli şarap mahzenlerine kadar gerçek bir yolculuğa hazır mısın?

    Porto’da Lizbon’a göre daha çok yorulduğumu itiraf etmeliyim. Malum, yokuşlar.. yokuşlar..

    Lizbon’dan Porto’ya geçmek için sabah erken saatte otobüsle yola çıktım. Uzun ama manzaralı bir yolculuktu; camdan görünen üzüm bağları, kıyı kasabaları ve sisli tepeler eşliğinde kuzeye doğru ilerledim. Porto, Lizbon’dan daha küçük ama katman katman açılan bir şehir. Renkli evler, dik sokaklar, Douro Nehri ve tarihi köprüleriyle hem tanıdık hem bambaşka.

    Lizbon’dan Porto’ya Ulaşım

    Benim geliş tercihim otobüs yolculuğu oldu. Ancak ulaşım için farklı alternatifler de mevcut:

    Otobüs: Rede Expressos firmasıyla da Porto’ya ulaşım mümkün. Yolculuk süresi trafik durumuna göre 3,5–4,5 saat arası. Fiyatlar genellikle daha uygun (15–25 €).

    Uçak: Lizbon-Porto arası uçuş yaklaşık 1 saat sürüyor. Ancak havaalanı transferleri ve güvenlik kontrolleri de düşünüldüğünde toplam süre artabiliyor. Sık uçanlar için mantıklı bir seçenek olabilir.

    Tren: Lisboa Santa Apolónia veya Oriente istasyonlarından kalkıyor. Yaklaşık 3 saat sürüyor. Bilet fiyatı erken alırsanız 25–35 € arasında.

    İlk İzlenim: Renkli ve Kat Kat Bir Şehir

    Porto’ya vardığımda ilk dikkatimi çeken şey üst üste dizilmiş gibi görünen renkli evler ve mavi-beyaz azulejo karolar oldu. Şehrin üst katlarından nehre doğru inen manzara, sabahın yumuşak ışığında tablo gibi görünüyordu. Porto, sessizce anlatıyor kendini; bağırmadan, gösteriş yapmadan.

    Sokaklarda dolaşırken siyah pelerin giymiş üniversite öğrencileri dikkatimi çekti. Bu geleneksel kıyafet, Porto Üniversitesi öğrencileri tarafından hala giyiliyor. “Traje académico” adı verilen bu kıyafet; siyah ceket, pantolon veya etek, beyaz gömlek, kravat ve en dikkat çekeni olan uzun siyah pelerinden oluşuyor. Yüzyıllardır süregelen bu gelenek, öğrenciler için aidiyet ve saygı sembolü. Ayrıca J.K. Rowling’in Harry Potter romanlarındaki büyücü cübbeleri için de doğrudan esin kaynağı olduğu biliniyor. Gerçekten de Porto sokaklarında yürürken Hogwarts’tan bir sahneye düşmüş gibi hissediyorsunuz.

    Ponte Dom Luís I Köprüsü: Demirin Zarafeti

    Ribeira’dan Vila Nova de Gaia’ya geçerken yürüdüğüm Dom Luís I Köprüsü, Porto’nun siluetini tamamlayan en ikonik yapılardan biri. 1886 yılında açılan bu çift katlı demir köprü, Gustave Eiffel’in öğrencisi Théophile Seyrig tarafından tasarlanmış. Üst katı metro ve yayalara, alt katı ise araç trafiğine ayrılmış.

    Sosyal Medya Tüyosu: Üst kattan gün batımında çekilen Ribeira ve Gaia manzarası Porto’nun en etkileyici karelerinden biri olabilir. Özellikle altın saatlerde ışığın demir konstrüksiyona düşme şekli çok etkileyici.

    Köprüden geçmek ücretsiz. Üst kat biraz rüzgarlı olabilir, dikkatli yürümek gerekiyor. Aşağıda yürürken ise nehri neredeyse elinizle tutacak kadar yakın hissediyorsunuz.

    São Bento İstasyonu ve Azulejo Panoları

    İstasyondan çıkmadan önce duvarları izlemeye başladım. Burası yalnızca bir ulaşım noktası değil, adeta açık hava müzesi. 20.000’den fazla el yapımı seramik karo (azulejo), Portekiz’in tarihini gözler önüne seriyor: savaşlar, kraliyet düğünleri, köy yaşamı…

    Sosyal Medya Tüyosu: Sabah 10:00–11:00 arası doğal ışık duvarlara çok güzel vuruyor. Fotoğraf için ideal saat.

    Livraria Lello: Harry Potter’ın İzinde

    Porto’daki en büyüleyici yerlerden biri Livraria Lello. Ahşap spiral merdiveni, vitray tavanı ve gotik detaylarıyla dünyanın en güzel kitapçılarından biri kabul ediliyor.

    Harry Potter yazarı J.K. Rowling’in, Porto’da yaşadığı dönemde bu kitapçıdan ve üniversite öğrencilerinin geleneksel kıyafetlerinden ilham aldığı söyleniyor. Hogwarts merdivenlerinin buradaki yapıyla benzerliği şaşırtıcı değil.

    Giriş: 5 € (kitap alırsanız bu bedel düşülüyor)

    Sosyal Medya Tüyosu: Sabah açılış saatine yakın gitmek gerekiyor, gün içinde çok kalabalık oluyor.

    Majestic Café: Bir Fincan Kahveyle Tarihe Yolculuk

    Aliados Bulvarı’nda yer alan bu tarihi kafe, Porto’nun Belle Époque zarafetini yansıtıyor.

    Kristal avizeleri, işlemeli aynaları ve kadife koltuklarıyla içeri adım atar atmaz zamanda geriye gidiyorsunuz.

    Kahve: 3–4 €, tatlılar ise 5–8 € arasında.

    Bir kahve içmek bile olsa, içeride oturmak bu şehrin nostaljisini hissetmek için yeterli.

    Çinili Kiliseler: Detaylarda Saklı Güzellik

    Porto’da her köşe başında bir kilise var ama bazıları mavi çinili cepheleriyle öne çıkıyor:

    Igreja do Carmo: Rococo tarzı mimarisi ve yan cephesindeki büyük mavi-beyaz azulejo panosu muhteşem.

    Capela das Almas: Santa Catarina Caddesi üzerinde. Dış cephesi tamamen azulejo ile kaplı. Özellikle sabah ışığında büyüleyici görünüyor.

    Sosyal Medya Tüyosu: Mavi tonların en parlak çıktığı saatler sabah 9:00–10:30 arası.

    Ribeira: Nehir Kenarında Yürüyüş

    İstasyondan kısa bir yürüyüşle nehir kıyısındaki Ribeira’ya ulaştım. Dar sokaklar, renkli balkonlar, yıkanmış çamaşırların gölgeleri… Her şey yaşanmışlık hissi veriyor.

    Alternatif: Teleferikle yukarı çıkıp yürüyerek aşağı inmek yokuşları aşmak için iyi bir çözüm.

    Sosyal Medya Tüyosu: Ribeira kıyısında Douro Nehri boyunca gün batımı saatlerinde eşsiz kareler yakalamak mümkün.

    Port Şarabı ve Vila Nova de Gaia

    Douro Nehri’nin karşı kıyısındaki Vila Nova de Gaia, Porto’nun simgelerinden biri: port şarabının kalbi.

    Ziyaret ettiğim mahzen: Cálem. Hem üretim süreci anlatıldı hem de farklı yıllanmış şarapları tatma şansı buldum. Giriş + tadım: 15 €

    Sosyal Medya Tüyosu: Mahzenlerin içi düşük ışıklı ama çok karakteristik. Özellikle fıçılar önünde çekilen kareler etkileyici. Gaia kıyısından Ribeira’nın görünümü ise Porto’nun en klasik fotoğrafı.

    Ne Yedim? Öğle yemeği için tercihim Porto’nun ünlü yemeği Francesinha oldu

    Kalın tost ekmeği arasında biftek, sosis ve salam; üstü peynirle kaplanıp baharatlı bira sosuna batırılıyor. Yanında patates kızartmasıyla servis ediliyor.

    Mekân: Café Santiago – kalabalık ama servis hızlı.Fiyat: 12 €

    Vejetaryen alternatif: Bazı kafelerde mantar ve sebzeyle hazırlanan versiyonları mevcut.

    Düşük bütçe için: “Prato do dia” sunan lokallerde 6–8 €’ya doyurucu tabaklar bulunabilir.

    Hediyelik Eşya

    Porto’dan alınabilecek özgün hediyelikler:

    Azulejo desenli seramik tabaklar

    Küçük boy port şarap şişeleri

    Renkli sardalya kutuları, el yapımı sabunla

    Harry Potter temalı defter, ayraç ve kitap kutuları

    Alışveriş için öneri:

    Rua das Flores: Arnavut kaldırımlı, trafiğe kapalı ve butik dükkanlarla dolu.

    Mercado do Bolhão: Hem yerel pazar atmosferini hem de özgün hediyelikleri bir arada bulabilirsiniz.

    Porto’dan Lizbon’a Dönüş

    Günü tamamladıktan sonra Porto’dan Lizbon’a otobüsle dönmeyi tercih ettim. Rede Expressos firmasının akşam saatlerinde hareket eden otobüslerinden birine bilet aldım.

    Yolculuk yaklaşık 4 saat sürdü.

    Otobüs konforluydu; priz, wifi ve tuvalet vardı.

    Bilet fiyatı: 17 € (erken alınırsa daha uygun)

    Not: Dönüş saatini iyi planlamakta fayda var. Akşam 19:00 gibi yola çıkarsanız gece 23:00 civarında Lizbon’a varıyorsunuz.

    Yalnız Kadın Gezgin Notu

    Porto’da yürümek Lizbon’a göre daha dik ve yorucu. Haritada 5 dakikalık görünen mesafe yokuşlarda kolayca 15 dakikaya çıkabiliyor. Spor ayakkabı şart.

    Ribeira gündüzleri oldukça güvenli. Akşam saatlerinde Gaia’dan yürüyerek dönerken kalabalık yavaş yavaş azalsa da aydınlatma yeterliydi. Gece geç saatte toplu taşıma tercih etmek daha güvenli olabilir.

    Yolda1Kadın’ın Yorumu:

    Porto’da zaman yavaş akıyor. Bu şehir bir şey anlatmaya çalışmıyor, sadece varlığıyla etkiliyor. Şarabın buruk tadı, azulejo desenlerinin dinginliği, yokuşlardaki nefes nefese kalmalar… Hepsi bir araya gelince yorgun ama dolu bir gün bırakıyor geride. Yalnız gezmenin yükü değil, özgürlüğü hissediliyor sokaklarda. Porto sessiz ama dirençli. Gürültüyle değil, detayla büyülüyor.

  • Neden Portekiz? İlk Yolculukta Bu Ülkeyi Seçmemin Sebepleri 

    Avrupa’da ilk rotamı belirlerken turist kalabalığından uzak ama kültürle dopdolu bir yer arıyordum. Haritada batıya doğru baktıkça Portekiz çağırdı beni. Atlas Okyanusu’na bakan bu ülke, keşifler çağının doğduğu yerdi. Her köşesinde farklı bir hikâye, her sokakta bir tarih saklıydı. 

    Portekiz, Avrupa’nın en eski uluslarından biri. 12. yüzyıldan bu yana sınırları neredeyse değişmemiş. Keşifler Çağı’nda Vasco da Gama, Magellan ve diğer büyük denizciler bu topraklardan dünyaya açılmış. Lizbon ve Porto sokaklarında yürürken, sadece taşlarda değil, denize bakan her duvarda bu geçmişin izleri okunabiliyor. 

    Üstelik bu ülke, kendini bağırmadan anlatıyor. Sessiz ve derin bir zarafeti var. Azulejo karolarıyla kaplı binalar, yokuşlara dizilmiş evler, sarı tramvaylar, morina balığı ve fado müziğiyle insanı içine alıyor. Portekiz’de gezmek sadece mekân değiştirmek değil; bir kültürle yavaş yavaş tanışmak gibi. 

    Yalnız bir gezgin olarak da kendimi güvende hissettim. İnsanlar yardımsever, şehirler yürüyerek keşfe uygun, ulaşım ağı pratik. Aynı anda hem sakin, hem derin, hem de keşfedilmemiş hissi veren ender ülkelerden biri. İşte bu yüzden ilk yurt dışı yolculuğuma Portekiz’le başlamak doğru bir karardı. 

    1. Gün – Lizbon’a Varış ve Alfama’nın Yokuşlarında İlk Adımlar 

    Uçuş Bilgisi ve Varış 

    İstanbul Havalimanı’ndan Türk Hava Yolları’nın sabah 08:25 uçağıyla yaklaşık 5 saat 40 dakikalık bir yolculuk sonrası, Lizbon’un ana havalimanı olan Humberto Delgado Havalimanı (LIS)’na 11:05 civarında vardım. 

    Pasaport kontrolü biraz yavaş ilerliyordu; sırada yaklaşık 30 dakika bekledim. Valiz alma ve çıkış işlemleriyle birlikte havalimanından tamamen çıkmam 50 dakikayı buldu. 

    Havalimanından Şehir Merkezine Ulaşım 

    Metro ile: Kırmızı hatla Saldanha’ya, ardından sarı hatla Baixa-Chiado’ya geçerek toplamda 35 dakikada merkezdeydim. Tek yön bilet fiyatı: 1.80 € 

    Bolt/Uber: 20 dakika civarında sürüyor. Günün saatine göre ortalama ücret 8–12 €İlk notum: Valiz hafif olsa bile spor ayakkabı şart. Google Maps’te “10 dakika” olarak görünen bir yürüyüş, Lizbon’un dik yokuşları ve taş döşeli yolları yüzünden gerçekte 20-25 dakikaya uzayabiliyor. 

    Nerede Kaldım? 

    Selina Secret Garden Lisbon adlı hostelde kaldım. 4 kişilik karma odada konakladım. Oda temiz, havadar ve yeterince genişti; eşyalarımı kilitli dolaba koyabildim. Ortak banyo her zaman temizdi ve hiç sıra beklemedim. Konumu çok iyiydi: Alfama’ya yürüyerek 15 dakikada, metroya ise 7 dakikada ulaştım. Sessiz bir sokakta ama yakında market ve kafe gibi ihtiyaçlar da var. Kadın gezginler için güvenli ve rahat bir tercih olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.  

    Gecelik fiyatlar:Ortak odalar: 25–35 € 

    Özel odalar: 60–90 € 

    İncelemek isterseniz

    Alternatif Konaklama Önerileri: 

    The Independente Hostel & Suites (Bairro Alto): 3–4 kişilik odalarda yüksek tavanlı, geniş yataklı odalar. Vintage dekorasyonlu, sosyal ortamı güçlü. Fiyat: 30–40 € (ortak oda) / 70–100 € (özel oda). Gece biraz gürültülü olabilir ama merkezi konumu ve barı çok popüler. 

    Hotel Riverside Alfama: Alfama içinde, küçük ve sakin bir butik otel. Deniz manzaralı odaları var. Gecelik 90–120 €. Rahatına düşkünler ya da çiftler için uygun.Be Lisbon Hostel Intendente: 8–10 kişilik karma ve yalnız kadın odaları mevcut. Temiz, düzenli ve bütçe dostu. Metroya çok yakın (Intendente istasyonuna 3 dakika). Gecelik 20–30 €. Sessiz ve güvenli bir atmosfer sunuyor. 

    İlk Durağım: Alfama Semti ..Neden İlk Durağım Alfama? 

    Lizbon’u tanımaya başlamak için Alfama, en anlamlı başlangıç noktalarından biri. Çünkü bu semt, büyük 1755 depreminden sağ çıkabilmiş birkaç bölgeden biri. Yani Lizbon’un en eski hali hâlâ burada yaşıyor. Dar sokaklarında yürürken sadece bir şehri değil, bir zamanı da keşfediyorsunuz. 

    İlk gün bu bölgeyi yürüyerek gezmek, şehre yavaşça alışmak ve ritmini hissetmek için ideal. Özellikle sabahın erken saatlerinde sokaklar daha sessiz, turist kalabalığı az, sokaklar yerel yaşama daha açık. 

    Sarı Tramvay (28E) Ne Zaman? 

    28 numaralı tramvay, Lizbon’un en ikonik nostaljik hattı. Ancak sabahları ve öğlen saatlerinde aşırı kalabalık oluyor. Bu yüzden onu ilk gün değil, ikinci ya da üçüncü günün sabah saatlerine bırakmak daha iyi. Tramvay Alfama’dan geçiyor ama bölgeyi yürüyerek keşfetmek, her köşesini sindirerek görmek açısından çok daha etkili. 

    Praça do Comércio (Ticaret Meydanı) Eğer Alfama’dan batıya doğru sahil hattını takip ederseniz, şehrin kalbinde yer alan Praça do Comércio’ya ulaşırsınız. Burası sadece turistik bir meydan değil; Portekiz’in denizcilik ve ticaret tarihinin simgesel merkezi. Altın sarısı binalarla çevrili bu devasa alan, Tejo Nehri’ne açılıyor. Hem gün batımında oturmak için keyifli, hem de Lizbon’un modern yüzüne geçiş noktası.

    Lizbon’a İlk Bakış – Tanıdık Ama Farklı 

    Lizbon’a ilk adım attığımda “7 tepeli şehir” unvanını gerçekten hak ettiğini düşündüm. Bu inişli çıkışlı sokaklar, kırmızı kiremitli çatılar ve denizle kurduğu içten bağ, bana ister istemez İzmir’i hatırlattı. 

    Ama Lizbon’un havasında başka bir şey daha var: Sokak aralarından yükselen Fado ezgileri, mavi-beyaz seramik panolar, eski tramvayların tıkırtısı… Her şey bir masalın içine düşmüşsün gibi. Yokuşlar zaman zaman nefes nefese bıraksa da, her adımda farklı bir detayla karşılaşıyor olmak, bu şehri sadece yürünecek değil, keşfedilecek bir yer haline getiriyor. 

    Lizbon’un ruhu bence Alfama’da atıyor. Arnavut kaldırımlı dar sokakları, balkonlardan sarkan çamaşırları, yaşlıların pencereden attığı bakışları, her köşe başında başka bir sürprizle dolu. 

    Alfama’da Ne Görülür? (Tarihi, Mimari, Kültürel Ayrıntılarla) 

    Sé Katedrali (Lisbon Kathedrali): 1147 yılında inşa edilmiş, Lizbon’un en eski kilisesi. Hem Roma Katolik mimarisinin hem de Gotik etkilerin bir karışımı. İçerideki taş sütunlar, yarı karanlık atmosfer ve vitraylar oldukça etkileyici. Giriş ücretsiz. 

    Kıyafet konusunda dikkat: Resmî olarak belirtilmese de, omuzları açık giysilerden ve çok kısa şortlardan kaçınmak iyi olur. Diz altı etek/pantolon tercih etmek, şapka ile içeri girmemek ve içeride sessiz kalmak bekleniyor. Özellikle ibadet eden ziyaretçiler varsa, flaşsız bile olsa fotoğraf çekmek uygun değil.Miradouro de Santa Luzia: Şehrin klasik kırmızı çatılarla bezeli manzarasını izlemek için en güzel noktalardan biri. Terasta yer alan mavi-beyaz seramik panolar dikkat çekici. 

    Bunlar Portekiz’e özgü azulejo adı verilen çini işçiliğinin bir örneği. “Azulejo” kelimesi Arapça kökenlidir ve “küçük cilalı taş” anlamına gelir. 15. yüzyıldan itibaren Endülüs etkisiyle gelişmiş; zamanla Portekiz’in kültürel simgelerinden biri haline gelmiştir. Panolarda genellikle dini sahneler, günlük hayat ve tarihsel olaylar işlenir. Bu noktadaki panolarda 1755 Lizbon Depremi sonrası yaşananlar tasvir edilmiştir. 

    Museu do Fado: Fado müziğinin geçmişten bugüne gelişimini anlatıyor. Eski plaklar, kostümler ve Amália Rodrigues’e ait özel eşyalar sergileniyor. Giriş: 5 €, küçük ama anlamlı bir müze. 

    Rua dos Remédios & Rua de São Miguel: Bu sokaklarda yürümek, bir açık hava müzesinde dolaşmak gibi. Azulejo kaplı duvarlar, kapı önlerinde oturan yaşlılar, yerel fırınlardan çıkan ekmek kokusu… Her detay gerçek bir yaşam kesiti sunuyor. 

    Alternatif olarak: Eğer seramiğe özel bir ilginiz varsa, Lizbon’un en özgün müzelerinden biri olan Museu Nacional do Azulejo (Ulusal Seramik Müzesi)’ni ziyaret edebilirsiniz. 15. yüzyıldan günümüze uzanan panolar, 25 metrelik tek parça şehir panoraması ve üretim teknikleri sergileniyor. 

    Konum: Alfama’dan yaklaşık 20 dakikalık yürüyüş mesafesinde.Giriş ücreti: 10 € 

    Fado: Bir Ağıttan Fazlası 

    Alfama’da yürürken uzaktan gelen Fado ezgileri her sokağa bir hüzün katıyor. Bu Portekiz’e özgü müzik türü, denize uğurladıkları eşlerinin ardından kadınların yaktığı ağıtlardan doğmuş. 

    Fado’nun kraliçesi Amália Rodrigues, sadece Portekiz’in değil dünya sahnesinin en güçlü seslerinden biri. 6 Ekim (ölüm yıldönümü), ülkede ulusal yas günü olarak kabul edilir. Lizbon’da adım başı Fado barı var, ama içeride dinlemek istiyorsanız rezervasyon şart. 

    Fado Dinlerken Dikkat Edilmesi Gerekenler: 

    Şarkı sırasında konuşulmaz. Fado, eğlenceden çok içsel bir anlatım biçimi olduğundan, performans sırasında mekânda tam sessizlik beklenir. Garsonlar bile şarkı süresince servis yapmaz. Siparişlerinizi önceden vermek gerekir. Video ya da fotoğraf çekmek genelde hoş karşılanmaz. Özellikle flaşlı çekim saygısızlık olarak kabul edilir. Alkışlamak doğal ama ölçülü olmalı. Fado, hüzünlü bir müzik olduğu için yüksek sesli tezahürat yerine içten bir alkış tercih edilir.Bazı Fado evlerinde minimum harcama zorunluluğu olabilir. Bu genellikle 30–50 € civarındadır. 

    Öneri: O Faia-Casa De Fado 

    Giriş: Ücretsiz ama içki/menü zorunlu 

    Menü ortalaması: 30–50 € 

    Performans 20:30’da başlıyor 

    Öğle Yemeği ve Alternatifler 

    Pois Café 

    Samimi bir ortam, kitap dolu raflar, bolca priz. Menü: Ispanaklı-keçi peynirli quiche (8.50 €), ev yapımı limonatalar (2.50 €) Vegan seçenekler mevcut. 

    Yerel Tatlar: Portekiz, deniz ürünleri açısından Avrupa’nın en zengin mutfaklarından biri. Atlantik kıyısındaki konumu sayesinde günlük taze balık, midye, kalamar, ahtapot ve karides bulmak mümkün. Ama içlerinden biri, Portekiz mutfağında adeta bir sembol: morina balığı (bacalhau)

    “Bacalhau”, aslında tuzlanmış ve kurutulmuş morina balığıdır. Taze morinadan farklı olarak, önce suda bekletilerek tuzu alınır ve ardından çeşitli tariflerde kullanılır. Portekizlilerin söylediğine göre “bir Portekizli yılın her günü farklı bir bacalhau yemeği yapabilir.” Özellikle bayram sofralarının ve geleneksel aile yemeklerinin baş köşesinde yer alır. 

    Alfama’da çok yaygın olan tariflerden biri: Bacalhau à Brás. İnce patates kızartması, soğan, yumurta ve maydanozla karıştırılarak hazırlanıyor. Hem yerel, hem doyurucu. 

    Ginjinha: Vişne likörü (1 shot: 1 €) – yerli halkın sevdiği küçük ritüellerden biri. 

    Portekiz Şarapları: Ülke genelinde kaliteli üzüm bağları bulunuyor. Özellikle Douro Vadisi, Alentejo ve Dão bölgeleri dünyaca ünlü. Kırmızıdan beyaza, porto şarabından köpüklüye kadar geniş bir yelpaze sunuluyor. 

    Alkol kullanmayanlar için öneri: 

    Sumol: Ananas ya da portakal aromalı, gazlı bir meyve içeceği. Portekizliler tarafından çocukluktan beri çok sevilir. Doğal limonata veya nane-şeker kamışı karışımları birçok kafede sunuluyor. Bitki çayları ve taze sıkılmış meyve suları, özellikle vegan kafelerde bolca bulunur. 

    Bütçesi Az Olanlar İçin: 

    Zé da Mouraria – dev porsiyonlar, ortalama 10–12 € 

    A Merendeira – sandviç, çorba, içecek menüsü sadece 6–8 € 

    Veganlar İçin: Ao 26 Vegan Food Project (yakın mesafe değil ama 15 dakikalık metro yolculuğu ile ulaşılabilir) 

    Lüks Bir Seçenek:  Prado – Michelin tavsiyeli, yerel ürün odaklı modern mutfak 

    Menü tadımı + şarap eşleşmesi: 75–90 € 

    Yalnız Kadın Gezgin Notu 

    Alfama semti, gündüzleri çok canlı. Sokaklar dar olsa da güvenli hissettirdi. Akşam saatlerinde tenha sokaklarda harita açmak yerine rotanı önceden belirlemek iyi olur. Karanlıkta müzik duyduğun yerlere git, sessiz sapa yerlere değil. 

    Yolda1Kadın’ın Yorumu: İlk günümde, şehrin taş sokakları kadar eski, ama insanı kadar sıcak bir semtle tanıştım. Alfama bana biraz kaybolmanın bazen en iyi rehber olabileceğini hatırlattı. Yalnız olmak bir eksi değil; çünkü Lizbon’un sesini yalnızken daha net duyuyorsun. 

    2. Gün – Belém: Keşiflerin İzinde, Tarihle Yüz Yüze 

    Lizbon’daki ikinci günümde rotamı batıya, Belém semtine çevirdim. Burası sadece manzara değil; tarih, keşif, gurur ve tat barındıran bir durak. Portekiz’in denizcilik mirasını bu kadar güçlü hissettiğim başka bir yer olmadı. Güne ise klasik bir Portekiz kahvaltısıyla başladım. 

    Lizbon’da Kahvaltı Alternatifleri 

    Sabah kahvaltımı kaldığım hostelin yakınlarındaki Pastelaria Alcobaça adlı yerel bir pastanede yaptım. 

    Kahve kültürü burada çok güçlü. Genellikle kısa, sert ve hızlı içiliyor. 

    • Bica: Portekiz’in espresso’su diyebiliriz. Ufak, sert ve uyanmaya birebir. 
    • Yanına bir de croissant misto aldım – içinde peynir ve jambon oluyor ama ben sade olanını tercih ettim. 
    • Fiyat: kahve 1.20 €, kruvasan 2.00 € civarı. 

    Alternatif olarak: Pão de Deus (Tanrı’nın Ekmeği) – Üzeri hindistan cevizli, hafif tatlı ve yumuşak hamurlu geleneksel bir kahvaltılık. Özellikle kahveyle birlikte çok iyi gidiyor. 

    • Fiyatı genelde: 1.50–2.00 € arasında. 

    Veganlar için badem sütlü kahve veya zeytinyağlı ekmek seçenekleri bazı kafelerde mevcut. “A padaria portuguesa” bu konuda iyi bir zincir alternatif. 

    Belém’e Nasıl Gidilir? 

    Cais do Sodré istasyonundan 10 dakikalık bir tren yolculuğuyla Belém’e vardım. 

    Tren biletim 1.35 € tuttu. Sabah saatlerinde tren kalabalık değildi. Belém durağından çıkışta manastır ve anıt yürüme mesafesinde. 

    Görülmesi Gereken Yerler 

    Jerónimos Manastırı (Mosteiro dos Jerónimos) 

    Belém’in kalbindeki bu devasa yapı, 16. yüzyıldan kalma Manuelin tarzı bir başyapıt. 

    Taş işçiliği o kadar detaylı ki sütunlara, kemerlere bakarken zamanın nasıl geçtiğini unuttum. 

    Ve elbette: 

    Vasco da Gama’nın mezarı bu manastırın içinde yer alıyor. Üzerindeki taş oymalar, Portekiz’in denizcilik mirasına saygı duruşu niteliğinde. 

    • Giriş: 10 €, kombine biletle Keşifler Anıtı ve Denizcilik Müzesi ile birlikte alınabiliyor. 

    Keşifler Anıtı (Padrão dos Descobrimentos) 

    Tejo Nehri kıyısında yer alan bu anıt, Portekiz’in altın çağını simgeliyor. 52 metre yüksekliğindeki bu gemi şeklindeki yapının burnunda Henrique o Navegador (Denizci Prens Henrique) yer alıyor. Onun arkasında sırayla: 

    • Vasco da Gama 
    • Pedro Álvares Cabral 
    • Ferdinand Magellan 
    • Camões (Portekiz’in ulusal şairi) gibi figürler diziliyor. 

    Yukarı çıktığınızda tüm Belém kıyısını ve Jerónimos Manastırı’nın çatısını görebiliyorsunuz. 

    • Giriş: 6 € 

    Jardim de Belém ve Bir Mola 

    Gün bu kadar yürüme doluyken, Jardim de Belém adlı parkta biraz soluklanmak iyi geldi. Geniş çimler, banklar, palmiyeler ve yumuşacık bir rüzgar. Yalnız gezginler için keyifli ve güvenli bir durak. 

    Öğle Yemeği: Morina Zamanı Bugün farklı bir bacalhau (morina) yemeği denedim: 

    Bacalhau com Natas – kremalı, soğanlı, patatesli fırın yemeği. 

    Portekiz’in Meşhur Tatlısı: Pastéis de Belém ve Alternatifleri 

    Ve elbette… meşhur Pastéis de Belém. 1837’den beri aynı tarifle yapılmaya devam  ediyor. 

    Ama dürüst olmam gerekirse: Bana fazla yumurta kokuyordu. 

    Daha önce Lizbon’da Manteigaria – Fábrica de Pastéis de Nata‘da denediğim nata, damak tadıma daha çok uymuştu. 

    Orada her yeni tepsi çıktığında kapının önündeki çanı çalarak haber veriyorlar. O çan sesiyle kuyruğa girip sıcacık nata’yı taze taze almak bambaşka bir keyifti. 

    Tarçın ve pudra şekeri eklemek tamamen isteğe bağlı; masalarda küçük kaplarda hazır bulunuyor. 

    Nata nedir? 

    Portekiz’e özgü bu tatlı, milföy benzeri çıtır hamur içinde yoğun yumurta sarılı, sütlü, vanilyalı bir muhallebiyle hazırlanıyor. Üstü hafifçe yanık karamelize olur ve çıtır-yoğun bir kontrast oluşturur. 

    Yine de Pastéis de Belém’i görmek, tarihi atmosferi solumak kesinlikle değerdi.Adet fiyatı: 1.40 € 

    Bugün Ne İçtim? 

    Bugün şarap tercih ettim: Vinho Verde (Yeşil Şarap)

    Aslında rengi yeşil değil; “genç şarap” anlamında kullanılıyor. Hafif, ferah ve düşük alkollü – yaz için birebir. 

    • Kadeh: 3–4 € 

    Alkol kullanmayanlar için: 

    • Sumol (ananaslı gazoz)
    • Nane-limon şerbeti
    • Taze portakal suyu Belém’deki kafelerde kolayca bulunuyor. 

    Yalnız Kadın Gezgin Notu 

    Belém geniş ve turistik bir alan. Gün boyunca kalabalık ama güvenli. Parklar, kıyı sahil yürüme alanları ve müzeler tek başına gezen biri için gayet rahat. 

    Ben de saat 17:30 gibi trene binerek Lizbon merkeze döndüm. Yol yaklaşık 10 dakika sürdü. Dönüşte Cais do Sodré civarında kısa bir yürüyüş yaptım ve Time Out Market‘e uğrayarak atıştırmalık bir şeyler aldım. 

    Burası Lizbon’un en popüler gastronomi duraklarından biri. Eski bir pazar yerinin dönüştürülmesiyle kurulan bu modern yemek alanında ünlü Portekizli şeflerin küçük stantları, tatlı köşeleri, deniz ürünleri barları ve dünya mutfağından örnekler bir arada bulunuyor. 

    Yalnız gezginler için de oldukça güvenli ve rahat bir ortam. Burada bir tezgâhtan Bolinhos de Bacalhau (morina köftesi – haşlanmış patates ve tuzlanmış morina balığının püre haline getirilip maydanoz, soğan ve bazen yumurtayla harmanlanarak kızartıldığı geleneksel Portekiz atıştırmalığı) ve yanında küçük bir kase Caldo Verde (lahana çorbası) tercih ettim. Hafif ama doyurucuydu 

    • Fiyat: yaklaşık 8 € 

    Yolda1Kadın’ın Yorumu :Pastéis de Belém’i ilk ısırdığımda burnuma gelen yoğun yumurta kokusu bana, bazı deneyimlerin sırf ünlü olduğu için değil, kendi damak tadına uyması gerektiğini bir kez daha hatırlattı. Aynı gün Manteigaria’daki çıtır hamur ve dengeli tat ile kıyaslayınca, lezzetin ne kadar göreceli olduğunu deneyimledim. 

    Günün sonunda, yalnız bir gezgin olarak Belém bana hem güvenli hem de hissedilerek gezilebilecek bir rota sundu 

    3. Gün – Sintra & Cabo da Roca: Sisli Saraylar ve Batı Ucundaki Rüzgar

    Lizbon’daki en masalsı ve en yorgun ama en dolu günümdü. Sabah erkenden trenle Sintra’ya, oradan da Avrupa’nın en batı noktası olan Cabo da Roca’ya uzandım. Bugün tarih, doğa ve rüzgarla iç içeydim. 

    Sintra’ya Ulaşım 

    • Lizbon Rossio istasyonundan trenle Sintra’ya gittim. 
    • Yolculuk: Yaklaşık 40 dakika, tek yön bilet 2,45 € 
    • Sabah saatlerinde tren kalabalıktı; valiz yoksa sorun değil ama çanta göz önünde tutulmalı. 

    Sintra merkezinden Pena Sarayı’na ulaşmak için 434 numaralı turistik otobüsü kullandım (bilet 6,90 €, gün boyu geçerli). 

    Pena Sarayı: Renkli Bir Rüya 

    Sosyal Medya Tüyosu: Renkli kuleleri, pastel sarı ve kırmızı duvarlarıyla Pena Sarayı, Instagram ve sosyal medya için en çarpıcı kareleri sunuyor. Sabah saatlerinde sisle sarılmış görüntüsü özellikle dramatik bir atmosfer yaratıyor. 

    Sisli bir tepenin üzerinde duran bu rengarenk saray, görür görmez “Gerçekten burası var mıymış?” dedirtiyor. 

    Romantik mimarinin tavan yaptığı yer. Saray içi biraz kalabalık, ama bahçede yürüyüş yaparken sessiz bir huzur var. 

    • Giriş: 14 € (saray + bahçe) 
    • En etkileyici kısım: sarayın sarı-kırmızı kulelerinden Sintra ormanlarına bakmak. 

    ⛰ Castelo dos Mouros: Sisli Surlarda Tarih 

    Pena’dan yürüyerek yaklaşık 15 dakikada ulaşılabiliyor. 

    9. yüzyıldan kalma bu kale, surlarından bakarken Sintra’yı küçük bir maket gibi görmenizi sağlıyor.Ayakkabı seçimi burada çok önemli – zemini kaygan ve bol merdivenli. 

    • Giriş: 8 € 

    Hediyelik Eşya: Sintra’nın merkezine dönerken, özellikle Rua das Padarias üzerindeki küçük dükkanlarda çok güzel hediyelikler bulabilirsiniz. Azulejo desenli seramikler, geleneksel sabunlar, el yapımı defterler ve Portekizli sanatçıların çizimlerinin yer aldığı baskılar oldukça ilgi çekici. 

    • Magnetler: 1,5–3 € 
    • Seramik tabaklar: 10–20 € 
    • El yapımı sabunlar: 2–5 € 

    Sosyal Medya Tüyosu: Baş aşağı inen spiral kuyu, taş köprüler ve mistik bahçeler hem etkileyici kareler hem de özgün içerikler oluşturmak için birebir. Loş ışıkta bile güçlü kompozisyonlar yakalamak mümkün. Bugünün en sürprizli yeri kesinlikle burasıydı. Gizli tüneller, mistik kuyular, sembollerle dolu süslemeler… Bir yer görsel olarak bu kadar zengin olabilir mi? Kaybolmak burada keyifliydi. 

    • Giriş: 10 € 

    Cabo da Roca: Kıtalar Arasına Karşı 

    Sintra istasyonundan 403 numaralı otobüs ile yaklaşık 45 dakikada Cabo da Roca’ya vardım. Yol virajlı ama manzara nefes kesici. 

    Avrupa’nın en batı ucu. Uçurum, okyanus ve rüzgar… 

    • Otobüs bileti: 4,50 € 
    • Yanımda mutlaka ince mont bulundurdum; rüzgar çok sert. 

    Ne Yedim? 

    Sintra’da sabah yoğun tempoya başlamadan önce, istasyona yakın Café Saudade‘de kısa bir kahve molası verdim. Burası tarihi bir binada, sakin atmosferi ve taze kahveleriyle çok rahatlatıcıydı. 

    • Bica (Portekiz espressosu) ve yanında küçük bir pastel de feijão (fasulye ezmeli geleneksel bir tatlı) tercih ettim. 
    • Fiyat: toplam 3,50 € civarı. 

    Öğle arasında Pena Sarayı’ndan aşağıya indikten sonra, Sintra merkezde Tascantiga adlı küçük bir restoranda durdum: 

    • Menüde vejetaryen mercimek güveci, keçi peynirli salata, ve geleneksel Alheira (dana ve kuzu etinden yapılan tütsülenmiş sosis) gibi seçenekler vardı. 
    • Fiyatlar: 8–12 € aralığında. 
    • Veganlar için: Nohut salatası, ızgara sebzeli bulgur tabakları gibi opsiyonlar vardı.

    Cabo da Roca: Kıtalar Arasında, Rüzgarla Baş Başa 

    Sintra istasyonundan 403 numaralı otobüsle yaklaşık 45 dakikalık bir yolculuk sonrası Cabo da Roca’ya ulaştım. Yol dar ve virajlı ama yemyeşil ormanların içinden geçmek huzur vericiydi. 

    • Avrupa’nın en batı noktası olan bu uçurumda rüzgar gerçekten şiddetliydi; ince mont burada hayat kurtarıcı oldu. 
    • Uçurum kenarındaki tabelada şu yazıyor: “Onde a terra se acaba e o mar começa” – “Toprağın bittiği, denizin başladığı yer.” 

    Kalabalık Durumu: Öğleden sonra saatlerinde oldukça kalabalık oluyor. Özellikle anıta fotoğraf çektirmek isteyenlerle sıra beklemek gerekebiliyor. 

    Ziyaret Sertifikası: 

    • Cabo da Roca’daki küçük turizm ofisinden adınıza düzenlenmiş “Avrupa’nın en batı noktasını ziyaret ettiniz” belgesi alabiliyorsunuz. 
    • Fiyat: 13 € 

    Hediyelik Eşya Dükkanları: 

    • Sertifika ofisinin hemen yanındaki dükkanda magnetler, kupalar, pusulalar, deniz kabuğu kolyeler ve azulejo desenli taşlar satılıyor. 
    • Fiyatlar: magnetler 2–4 €, kupalar 6–10 €, küçük azulejo tabaklar 8–15 € 

    Yemek & İçecek: 

    • Zirvedeki kafede fiyatlar oldukça yüksekti: çay 2,5 €, kahve 3 €, sandviçler 6–7 € 
    • Alternatif: ben yanıma aldığım meyve, fındık ve küçük sandviçle burada piknik yaptım. Manzaraya karşı sade ama özel bir öğün oldu. 

    Dönüş: 

    • 403 numaralı otobüsle saat 18:15’te Sintra’ya döndüm. 
    • Oradan 19:00 trenine binerek yaklaşık 19:45’te Lizbon merkezdeydim. 

    Sosyal Medya Tüyosu: Avrupa’nın en batı noktasındaki uçurum manzarası ve okyanusun sonsuzluğu, dramatik ve güçlü kareler için harika bir zemin sunuyor. Özellikle gün batımı saatlerinde çekilen fotoğraflar etkileyici oluyor. 

    Yalnız Kadın Gezgin Notu 

    Bugün fiziksel olarak en yorulduğum gündü. Ama doğru bir planlamayla, bu yorgunluk hissi yerine gördüklerimin hazzıyla dolup taştım. Sintra ve Cabo da Roca, kalabalıklardan uzaklaşmak, doğayla bağ kurmak için harika yerler. Toplu taşımada dikkatli olmak, telefon ve çantayı göz önünde tutmak önemli. Cabo’da rüzgar sert, ama içimdeki sessizlik daha da netti. 

    Yolda1Kadın’ın Yorumu: Sintra ve Cabo da Roca bana sadece güzel görüntüler değil, yolculuğun anlamını da hatırlattı. Gün sonunda ayaklarım ağırlaşsa da zihnim hafiflemişti. Yorgunluk planlı gezmenin doğal bir parçası. Bugün, bunun en iyi örneklerinden biriydi. Pão de Deus (Tanrı’nın Ekmeği) – Üzeri hindistan cevizli, hafif tatlı ve yumuşak hamurlu geleneksel bir kahvaltılık. Özellikle kahveyle birlikte çok iyi gidiyor. 

    • Fiyatı genelde: 1.50–2.00 € arasında. 

    Veganlar için badem sütlü kahve veya zeytinyağlı ekmek seçenekleri bazı kafelerde mevcut. “A padaria portuguesa” bu konuda iyi bir zincir alternatif. 

    4. Gün – Lizbon’da Son Duraklar: Baixa, Sarı Tramvay ve Pink Street 

    Aslında bu seyahatimin arasında Porto’ya da gittim ancak onu farklı bir blog yazısında paylaşmak istiyorum. Porto’dan Lizbon’a dönüşümün ardından, son günümü şehrin merkezinde daha önce gezemediğim yerleri keşfetmeye ayırdım. Yorgun ama doluydum; bu yüzden rotamı biraz daha yavaşlatıp sokakların tadını çıkarmaya karar verdim. 

    Baixa ve Praça do Comércio: Şehrin Kalbi

    Sabah erken saatlerde Lizbon’un merkez bölgesi olan Baixa’ya geçtim. Simetrik caddeleri, klasik binaları ve kaldırımlardaki taş desenleriyle bu bölge tam anlamıyla Portekiz mimarisinin kalbini yansıtıyor. 

    Praça do Comércio (Ticaret Meydanı), Tejo Nehri kıyısında geniş bir alan. Tarihte gemilerin karaya yanaştığı, tüccarların mal takası yaptığı bu meydan, günümüzde kalabalık ama etkileyici. Turuncu kemerli binalar arasında yürümek, Lizbon’un geçmiş ticaret imparatorluğunu hissettiriyor. 

    Meydanda yer alan Rua Augusta Kemeri, terasına çıkış imkânı sunuyor. Yukarıdan şehir manzarası oldukça etkileyici (Giriş: 3 €). 

    Sarı Tramvay: Nostaljik Bir Yolculuk 

    Lizbon’un sembollerinden Tramvay 28E ile son gün küçük bir nostalji yaşamak istedim. Eski model sarı tramvayla daracık sokaklardan, tarihi yapılardan, inişli çıkışlı yollardan geçerek bir nevi zaman yolculuğu yapılıyor. İlk durağı Martim Moniz. Bilet: 3,10 € (önceden Viva Viagem kartı ile almak daha ucuz). Çok kalabalık olabiliyor, sabah saatleri daha sakin. 

    Tramvayla hem Alfama, hem Graça hem de Estrela bölgelerini bir arada görebiliyorsunuz. Camdan dışarı bakarken Arnavut kaldırımlı sokaklar, balkonlarda sarkan çamaşırlar ve yokuşların enerjisi bir araya geliyor. 

    Pink Street: Geçmişin Gölgesinde Geceye Veda 

    Günün sonunu Lizbon’un gece hayatının merkezlerinden biri olan Pink Street’te geçirdim. Gerçek adıyla Rua Nova do Carvalho, bir zamanlar şehrin genelevler ve denizcilerle dolu karanlık bölgesiyken, 2011’de geçirdiği dönüşümle renkli ve canlı bir sosyalleşme alanına dönüştü. 

    Pembe asfaltla kaplanmış bu sokak, üzerindeki neon tabelalar ve renkli tavan ışıklandırmalarıyla dikkat çekiyor. Ancak Pink Street’in asıl cazibesi duvarlarında gizli: geçmişe dair yapılmış duvar resimleri, liman şehri Lizbon’un tarihiyle ilgili ipuçları taşıyor. Denizciler, eski barlar, kadın figürleri, müzik ve fado’nun izleri tüm o pastel renklerin arkasında soluk bir şekilde duruyor. 

    Sosyal Medya Tüyosu: Pink Street sabah saatlerinde bomboş ve renklerin en parlak haliyle fotoğraf çekmek için ideal. Gece ise hareketli ve kalabalık. 

    Sokağın çevresinde hem barlar hem de yemek yenebilecek küçük bistrolar var. İsterseniz Fado dinleyebileceğiniz küçük sahne mekânları da bulmak mümkün. 

    Alkol kullanmayanlar için limonata, soda, meyve kokteylleri gibi içecek alternatifleri sunan kafeler mevcut. 

    Düşük bütçeli bir akşam yemeği için pizzacılar veya tavuk sandviçleri sunan street food noktaları var. 

    Daha lüks bir deneyim için “Sol e Pesca” gibi deniz ürünleriyle ünlü mekânlar tercih edilebilir. 

    Son Alışverişler: Ne Almalı, Nereden Almalı? 

    Lizbon’da son gün için alışveriş yapmak isterseniz: 

    • A Vida Portuguesa mağazası nostaljik sabunlar, seramikler ve Portekiz’e özgü retro ürünler için harika. 
    • Conserveira de Lisboa: Konserve sardalya kutuları ve deniz ürünleri hediyelik için alınabilecek en özgün parçalardan. 
    • LX Factory: Alternatif tasarım dükkanları, ikinci el kitapçılar ve özgün kırtasiye ürünleri için. 

    Yalnız Kadın Gezgin Notu: Pink Street geceleri kalabalık ama aydınlatması yeterli. Yine de çanta ve telefon gibi eşyalarınıza dikkat etmekte fayda var. Tramvayda veya alışveriş caddelerinde de benzer şekilde kalabalık ortamlar olduğu için temkinli olmak gerekiyor. Bu son günümde yorgunluk artsa da planlama sayesinde hem güvenli hem de doyurucu bir gün geçirdim. 

    Yolda1Kadın’ın Yorumu: Lizbon’un sokakları bazen yavaş, bazen kıvrak ama hep hikâye dolu. Son günümde şehrin yüzünü bir kez daha farklı açılardan gördüm: kalabalık ama sıcak Baixa sokakları, nostaljik tramvay sesi, geçmişin izlerini taşıyan pembe sokak… 

    Yorulmuştum ama doğru bir planla o yorgunluğun içindeki keşfetme hazzını da yaşadım. Gündüz güneş, akşam ışıklar arasında Lizbon’a doyduğumu hissettim. 

  • Seyahat etmek, yeni kültürler tanımak, bilmediğimiz sokaklarda yürümek, farklı mutfakları tatmak kadar; kendi sınırlarımızı keşfetmek, özgürleşmek demek. 

    Ama dürüst olalım: İyi planlanmamış bir yolculuk, ne kadar heyecan verici olursa olsun, kolayca yorucu ve stresli bir deneyime dönüşebilir. 

    Bugünlerde otel rezervasyonlarını saniyeler içinde yapabiliyor, birkaç tıkla yapay zekâ destekli seyahat rotaları oluşturabiliyoruz. Ama bu kolaylık, her zaman güvenilir sonuçlar anlamına gelmiyor. 

    Ben gezilerimi hâlâ gerçek gezginlerin bloglarını okuyarak, videolarını izleyerek planlıyorum. Çünkü bir yapay zekâ size Budapeşte’de kaleye çıkmak için füniküleri önerir; ama sadece 50 metre ileride, ücretsiz bir asansörle aynı noktaya ulaşabileceğinizi bilmez. 

    Google puanlarına göre harika görünen bir restoranı seçersiniz, ama garsonun yüzü asıksa, o güzel yemeğin tadı kalmaz. Bunları ancak orada bulunmuş, deneyimlemiş bir gezgin aktarabilir. 

    Yolda1Kadın, tam da bu yüzden var: 

    Yapay zekânın çıkaramadığı detayları, Google haritalarda görünmeyen geçitleri, menüdeki en doğru seçimi, hangi durakta inip nereden yürümenin daha güvenli olduğunu anlatmak için. 

    Bu blogda yalnızca “en popüler yerler” listeleri değil; gerçekten yaşanmış, deneyimle tartılmış öneriler bulacaksınız.Ve evet, özellikle yalnız seyahat eden kadınların yolda karşılaşabileceği bazı zorluklara da değiniyorum. Çünkü benzer endişeleri taşıyan biri olarak, bu blogun hem onlara hem de güvenli, sağlam bir plan oluşturmak isteyen tüm gezginlere destek olmasını istiyorum. 

    Burada anlatılanlar, bir algoritmanın derlediği bilgiler değil; birinin gerçekten o sokaktan geçtiği, o kafede oturduğu, o ulaşımı kendi cebinden ödediği deneyimler. 

    Yani: Gerçekten oradaydım. Ve şimdi buradayım, sana anlatmak için.